Adam oğlunu görünce bir an duraksadı, göğsü hala sinirden inip kalkıyordu. "Oğlum, bak şu gencin yaptığına... Annen çok yoruldu diyorum, sandalyeyi vermiyor, bencillik ediyor!" dedi.
Genç çocuk, babasının işaret ettiği tekerlekli sandalyeme ve ardından benim dolmuş gözlerime baktı. O an, zaman durmuş gibiydi. Çocuk bir bana, bir de az önce üzerinden indiği, katlanmış halde omzuna astığı metal bir nesneye baktı. Bu, katlanabilir bir tekerlekli sandalyeydi.
Genç, büyük bir utançla babasının kolunu tuttu. "Baba... Biz tekerlekli sandalyeyi tamirden aldık ya hani? Arabada unuttuğumuz için ben gidip getirdim ya? Annem yorulduğu için zaten bunu kullanacaktık!"
Adam bir an donup kaldı. Kendi cebindeki araba anahtarına ve oğlunun elindeki sandalyeye baktı. Unutmuştu. O kadar kör bir öfkeye ve "haklılık" takıntısına kapılmıştı ki, beş dakika önce oğlunu arabaya, kendi yedek sandalyelerini getirmesi için gönderdiğini tamamen hafızasından silmişti.
Etraftaki kalabalık fısıldaşmaya, adamı ayıplamaya başladı. Az önce "adalet" çığırtkanlığı yapan adamın yüzü, bir saniye içinde kıpkırmızıdan asfalta dönmüş griye dönüştü. Karısı daha fazla dayanamayarak hıçkırıklarla oradan uzaklaşmaya başladı. Oğlu ise bana dönüp, gözlerinde gerçek bir pişmanlıkla, "Çok özür dilerim... Babam bazen... yani... gerçekten çok özür dilerim," dedi ve babasını adeta sürükleyerek oradan götürdü.
Ben ise olduğum yerde, tekerlekli sandalyemin içinde öylece kalakaldım. Ellerim titriyordu. Az önce bir yabancının öfkesiyle sarsılan dünyam, şimdi derin bir sessizliğe bürünmüştü. Etraftakiler yavaş yavaş dağıldı, bazıları teselli eder gibi omuzuma dokundu ama ben sadece önümdeki boşluğa bakıyordum.
O an anladım ki, o adamın derdi aslında benim sandalyem ya da karısının yorgunluğu değildi. O, hayatın kontrolünü kaybettiği anlarda bir kurban seçip kendi yetersizliğini onun üzerine boca etmek istiyordu. Benim sandalyem, onun için bir "araç" değil, bir "hak görme" alanıydı.
Biraz kendime geldikten sonra sandalyemi ağır ağır asansöre doğru sürdüm. Tam asansöre binecekken, az önce uzaklaşan o kadını, adamın karısını gördüm. Bir bankta tek başına oturuyordu. Oğlu ve kocası ortalarda yoktu. Yanına gittim. Beni görünce ayağa kalkmaya yeltendi ama işaret ederek durdurdum.
"Sadece iyi olup olmadığınızı sormak istedim," dedim sakince.
Kadın gözlerini sildi. "Asıl ben özür dilerim evladım. O... o kötü bir adam değil aslında ama dünya bazen ona çok ağır geliyor, hıncını yanlış yerlerden çıkarıyor. Senin özgürlüğün olan o sandalye, onun gözünde sadece bir koltuktu. O senin mücadeleni görmedi, sadece kendi yorgunluğunu gördü."
Gülümsedim. "Önemli olan sizin ne gördüğünüz," dedim.
Kadın elimi tuttu ve hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi kurdu: "Bazı insanlar yürüyebildikleri halde oldukları yerde sayarlar, bazıları ise senin gibi otururken dünyayı yerinden oynatır. Senin sandalyen sadece ayaklarının yerine geçiyor, kalbinin ve onurunun değil."
AVM'den çıktığımda dışarıda serin bir rüzgar vardı. O gün sadece bir kaba kuvvetle karşılaşmamıştım; sabrın, onurun ve başkalarının kibri karşısında dik durabilmenin ne demek olduğunu bir kez daha öğrenmiştim. İnsanlar bazen sahip olduklarınızın "fazlalık" olduğunu düşünürler, oysa o sizin tek "varlığınız"dır.
Eve doğru giderken tekerlekli sandalyemin tekerleklerinin asfaltta çıkardığı o ritmik sesi dinledim. Bu ses, başkalarının ne düşündüğünden bağımsız, benim hayattaki kendi yolumun, kendi hürriyetimin şarkısıydı.