Saatlerce yerde oturup mektupları okudum. Mektupları yazan kişi bir gezgindi. Sürekli farklı ülkelere gidiyor, yeni insanlar tanıyor ve gördüğü yerleri Mira’ya anlatıyordu. Ama mektupların çoğunun gönderilmediğini fark ettim. Zarfların üzerinde adres yoktu. Sadece tarih vardı.
Gece ilerledikçe hikâyenin parçaları yavaş yavaş birleşmeye başladı. Mira ile mektupları yazan kişi gençken tanışmıştı. Birbirlerine söz vermişlerdi ama hayat onları farklı yerlere savurmuştu. Mektupları yazan kişi her gittiği yerde Mira’ya yazmış, ama nedense hiçbirini göndermemişti.
Sonlara doğru yazılan mektuplar daha hüzünlüydü.
Birinde şöyle yazıyordu:
“Eğer sana ulaşamadıysam belki de artık çok geçtir. Ama bir gün biri bu valizi açarsa, bilsin ki hayatım boyunca gördüğüm en güzel şey senin gülümsemendi.”
Bu satırı okuduğumda boğazım düğümlendi.
Valizin en alt kısmında küçük bir zarf daha vardı. Diğerlerinden farklıydı. Üzerinde sadece şu yazıyordu:
“Bulana.”
Zarfı açtım.
İçinden kısa bir not çıktı.
“Eğer bunu okuyorsan, demek ki valiz bir yolculuk daha yaptı. Lütfen bu mektupları sakla ya da bir gün birine anlat. Çünkü bazı hikâyeler yaşanır ama hiç anlatılamaz.”
O an mutfağın sessizliğinde otururken tuhaf bir şey hissettim. Bu valizi satın almam sanki bir tesadüf değildi. Sanki yıllardır dolaşan bu hikâye sonunda birine ulaşmak istemişti.
Mektupları tekrar düzenli şekilde valize yerleştirdim. Kapağını kapatmadan önce son kez fotoğraflara baktım. Mira’nın gülümsemesi hâlâ aynı sıcaklıktaydı.
Valizi dolabın en üst rafına koymadım.
Aksine çalışma masamın yanına yerleştirdim.
Çünkü o gece anladım ki bazen insanlar birbirlerine ulaşamaz ama hikâyeleri ulaşabilir. Ve o eski, kimsenin istemediği valiz artık benim için sadece bir eşya değildi.
O, yarım kalmış bir sevginin sessiz tanığıydı.