
"Beni iyileştir, sana servetimi vereyim," dedi milyoner... Hizmetçinin oğlu dua etti ve her şey değişti.
Madrid'de sıradan bir sabahtı, ama her şey o sabah başladı. Sergio, henüz 6 yaşında bir çocuk, annesi Rosa ile devasa bir malikanenin arka kısmında, küçücük bir odada yaşıyordu. Rosa, orayı temizleyen bir temizlikçiydi; Sergio ise annesinin işi bitmesini beklerken o mermer ve altın sarayının her köşesini keşfederdi.
Malikanenin sahibi, 32 yaşındaki Fernando Vargas, bir multimilyonerdi. Barselona'dan Valensiya'ya kadar uzanan işlerin yarısının sahibiydi. Ancak tüm bu servet, iki yıl önce geçirdiği ve doktorların geri döndürülemez dediği bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum kalan Fernando için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bütün hastaneleri satın alacak parası vardı, ama tek bir adım satın alamıyordu.
O öğleden sonra, Fernando eve erken döndü—alışılmadık bir durum. Sandalyesini bahçeye, herkesten uzağa sürdü. Orada, çiçeklerin arasında, kokusunu bile tam alamadığı o mis kokulu çiçeklerin arasında, ağlamaya başladı. Bu sıradan bir ağlama değildi; umudunu, hayallerini, ertesi gün uyanma isteğini kaybetmiş birinin hıçkırığıydı.
Tam o sırada Sergio göründü. Annesinin işinin bitmesini beklerken her zaman yaptığı gibi yakınlarda oynuyordu. O koca adamın, o pahalı takım elbiseli adamın, bir çocuk gibi ağladığını görünce tereddüt etmedi. Yavaşça yaklaştı ve o sadece çocukların sahip olduğu masumiyetle sordu: "Amca, neden ağlıyorsun?"
Fernando öfkeyle yüzünü sildi, utanmıştı, ama çocuğun bakışındaki bir şey onu silahsızlandırdı.
"Çünkü bir daha asla yürüyemeyeceğim, evlat. Anlıyor musun? Asla bir daha."
Fernando, sözünü bitirince başını çevirip çiçeklerin üstünden kaçan bir arıyı izler gibi boşluğa baktı. Sergio ise “asla” kelimesinin ağırlığını tam taşıyamasa da o kelimenin yetişkin bir adamı nasıl çökerttiğini hissetti. Bir an durdu, küçük ellerini cebine soktu, sanki orada bir çözüm bulacakmış gibi.
“Ben… ben dua edebilirim,” dedi usulca.
Fernando acı bir gülüşle, “Dua mı?” diye fısıldadı. “Ben iki yıldır her şeye dua ettim, her doktora gittim. Tanrı bile beni duymuyor.”
Sergio’nun yüzünde, büyüklerin sabırsızlığını kıran o inatçı sakinlik vardı. “Belki… yanlış dua ettin,” dedi. “Annem diyor ki, insan dua ederken ‘ver’ demek yerine ‘güç ver’ demeli.”
Fernando bu cümleyi, yıllardır kimsenin ona söylemediği kadar gerçek buldu. “Güç,” diye tekrarladı. “Bende güç kalmadı ki.”
Sergio birkaç adım daha yaklaştı. Fernando’nun sandalyesinin yanında duran metal tutamağa dokundu, soğuktu. Sonra başını kaldırıp adamın gözlerinin içine baktı. “O zaman ben senin için dua edeceğim. Çünkü sen ağlayınca… burada,” dedi ve kendi göğsüne küçük yumruğunu hafifçe vurdu, “buram acıdı.”
Fernando’nun boğazı düğümlendi. Bu malikânede herkes ona “Beyefendi” diye seslenir, ayağının dibine düşen tozu bile görmeden koşardı. İlk kez biri, ona acıdığı için değil, kalbi acıdığı için yaklaşıyordu.
“Peki,” dedi Fernando, “dua et o zaman.” Sesindeki alay kaybolmuştu. “Eğer beni iyileştirirsen… sana servetimi veririm.”
Bu söz, Fernando’nun ağzından şaka gibi çıksa da içinde saklı bir çaresizlik vardı. Sergio ise servetin ne olduğunu bile bilmiyordu. Gözlerini kapattı, iki avucunu birleştirdi. Bahçenin içinde rüzgâr bir an durdu sanki; yapraklar, çiçekler, uzakta çalışan fıskiye bile sesini kısar gibi oldu.
Sergio kısık bir sesle konuştu: “Tanrım… Fernando amca çok üzgün. Onu mutlu et. Ayaklarını değilse bile kalbini ayağa kaldır. Ama eğer yürüyebilirse… o zaman herkes çok sevinir. Annem de sevinir. Ben de.” Sonra kısa bir suskunluk oldu. “Ve… Fernando amca ağlamasın artık.”
Dua bittiğinde gözlerini açtı. Fernando hâlâ aynı yerdeydi; aynı sandalye, aynı yüz, aynı yarım kalan hayat. Ama Fernando’nun gözleri… tuhaf bir parıltıyla doluydu. Alay değil, merak değil; sanki içinde bir yer, ilk kez bir kıvılcım görmüştü.
“Bitti mi?” diye sordu Fernando.
Sergio başını salladı. “Bitti.”
Fernando nefes aldı. “Peki… hiçbir şey olmadı,” dedi, ama bunu söylerken bile sesi eskisi gibi sert değildi.
“Olur,” dedi Sergio. “Dua… bazen hemen olmaz. Annem diyor ki, bazı şeyler önce içeride olur.”
Fernando, “İçeride…” diye mırıldandı. Sonra birden yüzünü buruşturdu. Belindeki eski bir ağrı, sanki yıllardır aynı noktada uyuyan bir şey uyanmış gibi kıpırdadı. Ağrı mıydı bu? Yoksa… başka bir şey mi?
O anda bahçenin arka kapısı açıldı. Rosa elinde temizlik bezleriyle koşarak geldi. Sergio’yu görünce yüzü gerildi. “Sergio! Ne yapıyorsun? Buraya gelme demedim mi?” dedi, panikle. Fernando’ya bakıp hemen eğildi. “Özür dilerim señor Vargas. O sadece… çocuk.”
Fernando elini kaldırdı. “Dur,” dedi. Rosa, Fernando’nun beklenmedik yumuşaklığı karşısında şaşırdı. “Bırak kalsın.”
Rosa, çekinerek geri durdu. Sergio ise annesine dönüp “Fernando amca ağlıyordu,” dedi. Rosa’nın gözleri doldu; ama o gözyaşlarını yutmayı hayat ona çoktan öğretmişti.
Fernando bir süre sessiz kaldı. Sonra, hiç kimsenin beklemediği bir şey yaptı: “Rosa,” dedi, “yarın… Sergio’yu okula yazdır.”
Rosa “Ne?” diye kalakaldı.
Fernando, “Okula,” dedi netçe. “En iyi okula. Masrafı benden.”
Rosa’nın dizleri titredi. “Ama… biz… ben…”
Fernando sözünü kesti. “Biliyorum. O yüzden ben.”
Rosa’nın boğazından bir teşekkür çıktı ama kelimelere sığmadı. Sadece başını eğdi, gözlerinden iki damla yere düştü.
O gece Fernando, odasında kimseye göstermediği bir öfkeyle kıvranmadı. İlk kez, yatakta gözlerini tavana dikip “neden ben” demedi. Çünkü gün boyu kafasında Sergio’nun cümlesi dönüp durmuştu: Bazı şeyler önce içeride olur devamı sonrki syfda...