
Aylin ve Elif köşede sessizce oturuyordu. Oğullarım onları neredeyse fark etmedi.
Avukat okumaya başladığında yüzlerindeki ifadeyi izledim. Ev, birikimler, her şey Aylin ve Elif’e bırakılmıştı. Kerem ve Emre’ye ise sadece iki eski gümüş kadeh.
Sessizlik tarifsizdi.
“Bu delilik!” diye bağırdı Emre.
“Hayır,” dedim sakince. “Bu bir seçim.”
Tehdit ettiler, dava açmaktan söz ettiler. Avukatım, aklımın tamamen yerinde olduğunu ve itirazlarının sonuçsuz kalacağını söyledi. Öfkeyle çıkıp gittiler.
Üç hafta sonra geri döndüler. Eski odalarından “hatıra” almak istediklerini söylediler. Onlara baktım.
“Burası artık Aylin ve Elif’in evi. Onlardan izin almalısınız.”
Odalarında bir şey arar gibi yaptılar ama aslında iki hafta önce bıraktığım zarfı buldular. Kerem titreyen ellerle mektubu açtı.
Mektupta şunlar yazıyordu:
“Beni seçmeyenleri değil, beni sevenleri seçiyorum. Sizi affediyorum ama ders alın. Kendi çocuklarınız için orada olun. Çok geç olmadan.”
Hiçbir şey almadan gittiler. Tıpkı yıllardır yaptıkları gibi.
O akşam mutfakta birlikte yemek yedik.
“İyi misin?” diye sordu Elif.
Elini tuttum. “Çok iyiyim. Eve geldim.”
Gelecek hafta 84 yaşıma giriyorum. Zamanım az ama korkmuyorum. Artık yalnız değilim.
Aile kan bağı değildir. Aile, her gün orada olmayı seçmektir. Ve işte bu, en büyük mirastır.