Zaman, o gürültülü acil servisin ortasında adeta bir cam gibi tuzla buz oldu. Sedyede yatan, solgun yüzlü, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide gidip gelen kadın Aylin'di. Bir zamanlar "bana rahat bir hayat sunuyor" diyerek uğruna beni terk ettiği o adam, Volkan, onu sokak ortasında bu hale getirmişti. Kötü alışkanlıkları, iflasları ve öfke problemleri yüzünden bambaşka birine dönüşen bir adamın kurbanı olmuştu.
Sadece bir saniye sürdü bu düşünceler. İkinci saniyede içimdeki geçmişe ait o adam tamamen sustu ve yerini hayat kurtarmaya yemin etmiş bir baş cerraha bıraktı. "Ameliyathaneyi hemen hazırlayın," diye bağırdım. Saatler süren, her anı bir ince buz tabakasının üzerinde yürümeye benzeyen, son derece kritik bir operasyondu. Ellerim bir an bile titremedi. Bir zamanlar kalbimi paramparça eden o kadının kalbinin durmasına izin vermedim. Onu, kendi karanlık seçimlerinin getirdiği o ölümcül uçurumdan çekip aldım.
İki gün sonra, yoğun bakım ünitesindeki kontrollerimi yapıyordum. Aylin’in yaşamsal bulguları nihayet normale dönmüştü. Solunum cihazından ayrılmış, bilinci yerine gelmişti. Yatağının başucundaki monitörü incelerken, onun yavaşça gözlerini araladığını fark ettim. Önce beyaz tavanı, sonra etraftaki makineleri süzdü. Bakışları en son benim üzerimde durdu.
Gözlerindeki o mahmurluk, beni tanıdığı saniye yerini tarifsiz bir şoka, ardından korkunç bir acıya bıraktı. Üzerimde steril başhekim önlüğüm, yüzümde sadece mesleki bir dinginlikle ona bakıyordum. Bir zamanlar "yoksul" diyerek, o soğuk dağlarda nöbetteyken bir kalemle sildiği o adam, şimdi onun nefes almasını sağlayan tek güç olarak tam karşısında dikiliyordu. Güvendiği o sahte servet ona sadece ihanet ve acı getirmiş, değersiz gördüğü o onurlu kalp ise ona hayat bağışlamıştı.
Dudakları titredi. Boynundaki sargıların arasından zorlukla, "Ozan..." diye fısıldadı. Sesinde o kadar büyük bir pişmanlık, o kadar ağır bir ezilmişlik vardı ki, o tek kelimenin altında yılların vicdan azabı yatıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yastığına damlarken, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Utancından gözlerime bakamıyor, sadece çaresizce başını yana çeviriyordu.
Yatağının kenarına hafifçe yaklaştım. Sesimde ne bir öfke, ne bir kin, ne de bir zafer narası vardı. Sadece derin bir bilgelik ve huzurla konuştum.
"Korkma Aylin," dedim usulca. "Tehlikeyi atlattın. En iyi şekilde tedavi edileceksin ve iyileşeceksin."
Aylin hıçkırıklarını tutamayarak, "Nasıl... Nasıl yapabildin? Sana o kadar kötülük yapmışken, benim hayatımı nasıl kurtardın?" diye ağladı.
Gülümsedim. "Çünkü ben senin bana bıraktığın o enkazın altında kalmadım," dedim gözlerinin içine bakarak. "Sen lüksü, parayı ve gücü dışarıda aradın; bir başkasının cebindeki servete güvendin. O servet sana sadece bu hastane yatağını ve acıyı getirdi. Ben ise gücü kendi ellerimde, kendi zihnimde inşa ettim. Sana hayat veren eller, senin bir zamanlar fakir diye tutmaktan vazgeçtiğin o eller. Ben bir doktorum Aylin. Benim işim hayat kurtarmak. Senin kalbinin bana yaptığı ihaneti, ben senin kalbini yeniden attırarak affettim."
Aylin, gözyaşları içinde hıçkırıklara boğulurken, ona söyleyecek başka hiçbir sözüm kalmamıştı. Dosyasını hemşireye teslim edip odadan çıktım. Koridorda yürürken, yıllar önce o karlı dağlarda üşüyen genç adamın omzuna dokunduğumu hissettim. Geçmişin bütün hayaletleri o odada kalmış, benim önümde ise sadece pırıl pırıl, onurlu ve huzur dolu bir gelecek uzanıyordu. En büyük intikam, seni karanlığa itenlerin bile gün gelip senin aydınlığına muhtaç kalmasıydı. Ve ben, o aydınlığın tam merkezindeydim.