Nişanlım ben askerde karlı dağlarda nöbet tutarken "Ben yokluk bekleyemem" diyerek beni en yakın çocukluk arkadaşımla aldatmıştı, fakat yıllar sonra o adam tarafından sokak ortasında vurulup acile getirildiğinde, hayatını kurtaran baş cerrahın ben olduğumu görünce gözyaşlarına boğuldu.
O dondurucu kış gecesini, eksi yirmi derecede nöbet kulübesinde titrerken elime tutuşturulan o mektubu hayatım boyunca unutamam. Aylin ile üniversite yıllarında tanışmış, kıt kanaat imkanlarla nişan yüzüklerimizi takmıştık. Tıp fakültesini bitirir bitirmez vatani görevim için doğunun en zorlu köşelerinden birine gitmiştim. Giderken gözyaşları içinde beni bekleyeceğine yemin eden kadın, daha altı ay geçmeden o acımasız mektubu yollamıştı. "Özür dilerim Ozan," diye yazmıştı inci gibi el yazısıyla, "Ben bu yoksulluğu, bu belirsizliği bekleyemem. Volkan bana hayalini kurduğum o rahat hayatı sunuyor." Volkan… İlkokul sırasını paylaştığım, ekmeğimi böldüğüm, kardeşim dediğim en yakın arkadaşım. Aylin’in beni terk etmesi yetmezmiş gibi, bunu güvendiğim o dağlara karlar yağdırarak, Volkan ile yapmış olması ruhumda onarılması imkansız gibi görünen bir yara açmıştı.
Askerden döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi değildi. İkisinin çoktan gösterişli bir düğünle evlendiğini, Volkan'ın babasından kalan şirketlerin başına geçip o lüks hayatı kurduğunu öğrendim. Ne kapılarına gittim ne de bir hesap sordum. İçimdeki o kavurucu acıyı, öfkemi ve hayal kırıklığımı sadece tek bir yere, mesleğime yönlendirdim. Gecemi gündüzüme kattım. Nöbetlerden çıkıp kütüphanelerde sabahladım. Asistanlık yıllarımda en zor vakaları ben üstlendim, en uzun ameliyatlara ben girdim. İnsanların kırılan umutlarını, durmak üzere olan kalplerini onardıkça, kendi içimdeki o derin kırıkları da iyileştirdiğimi fark ediyordum. Yıllar su gibi akıp geçti. O karlı dağlarda gözyaşı döken o gencecik, çaresiz doktor gitmiş; yerine ülkenin en büyük ve en donanımlı eğitim araştırma hastanelerinden birinin Acil Cerrahi Bölüm Başkanı Profesör Ozan gelmişti.
Geçtiğimiz cuma gecesi, hastanenin her zamanki o telaşlı ritmi içinde odamda hasta dosyalarını inceliyordum. Birden acil servis koridorlarında o tiz, kırmızı alarm sirenleri yankılandı. Asistanım telaşla odama girerek, "Hocam, ağır bir travma vakası geldi. Sokak ortasında eşi tarafından silahlı saldırıya uğramış. Durumu çok kritik, çok kan kaybediyor. Sizi istiyorlar," dedi.
Hızla önlüğümü ilikleyip acil müdahale odasına koştum. Sedyenin üzerinde, etrafı kanlı kıyafetlerle ve telaşlı hemşirelerle çevrili o bedene doğru yaklaştım. Yüzündeki oksijen maskesini sıyırıp entübasyon hazırlığı yaparlarken, o yüzü gördüm...