Serkan, Ahmet’i tepeden tırnağa tiksintiyle süzerek “İç Anadolu’daki gibi inek sütü ve tavuk yumurtasıyla ödeme yapmayı düşündüğünü” söyledi. Kahkaha bayide patladı. O kadar yüksekti ki, salonun diğer tarafındaki müşteriler ne olduğunu görmek için döndüler. Ahmet, yüzünün ısındığını hissetti. Utançtan değil, pahalı kıyafet giydiği için kendini büyük sanan küçük insanları görmekten gelen kontrollü öfkeden.
Ahmet, acele etmeyen veya kimseden çekinmeyen bir adamın ağır tonlamasıyla kamyonlar hakkında konuşmak istediğini tekrarladı. Serkan Demir, geniş vitrinin yanından yavaşça yaklaşırken gözlerindeki küçümseme Anadolu Güneşi kadar belirgindi. “Beyefendi,” dedi, “sanırım bir yanlışlık var. Burası . Anlıyor musunuz? Burada kamyon değil, lüks otomobiller satılır.”
Pınar, incecik topukları üzerinde Serkan’ın yanına sokuldu. Parfümü, Ahmet’in tarlalarındaki çiçeklerden çok daha yapay ve boğucuydu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle Serkan’a eğildi. “Belki de yan sokaktaki Anadolu tamirhanesini arıyordur,” diye fısıldadı.
Sabahın erken saatlerinde 5 saat yol tepmiş, en iyi gömleğini giymiş ve bu insanların kendisine bir insan gibi davranması için buraya gelmişti. Babasının sözleri zihninde yankılandı: “Oğlum, insan ektiğini biçer. Sabır ek, saygı biç.”
“Yanılıyorsunuz,” dedi Ahmet, sesi çatlamayan bir meşe ağacı kadar sağlamdı. “Ben 15 adet kamyonu satın almak istiyorum. Nakit ödeme yapacağım.”
Serkan’ın yüzündeki ifade değişti. Gülümsemesi önce dondu, sonra daha da genişledi. Ama gözleri gülmüyordu. “15 adet mi, nakit mi?” Serkan, diğer satış temsilcilerine döndü. “Duydunuz mu arkadaşlar? Beyefendi 15 kamyonu nakit alacakmış.” Kahkahalar şimdi daha da şiddetliydi.
Serkan, Ahmet’in basit kıyafetlerini tepeden tırnağa inceledi. “Beyefendi, bir kamyonunun fiyatını biliyor musunuz? Bunlar traktör değil, üzüm kasası taşımak için kullanılmaz.”
Ahmet, cebindeki buruşuk kağıtları düzeltirken kalın parmaklarıyla özenle davrandı. Bu kağıtlar, kızının geleceğiydi. “Biliyorum,” dedi sakin bir sesle. “500.000 lira 1000 liradan başlıyor. İstediğim özelliklerle 700.000 liraya kadar çıkıyor. 15 adet için yaklaşık 10.500.000 lira.”
Serkan’ın yüzündeki alay, yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı. Bu köylü adamın rakamları bu kadar net bilmesi onu sarsmıştı. Fakat kendini hemen toparladı. “Vay, hesap makinesi gibisiniz,” dedi alaycı bir tonda. “İnternetten bakmışsınızdır herhalde ama bilgi sahibi olmak başka, ödeme gücüne sahip olmak bambaşka.”
Pınar kıkırdadı. “Belki de Bursa’daki kavak ağaçlarını satmayı düşünüyordur ya da köyündeki herkesten para toplamıştır,” diye ekledi.
Ahmet, yılların verdiği tecrübeyle bu tür aşağılamalara alışkındı. Köylü çocuğu olarak başladığı hayatta şimdi Ege’nin en büyük çiftçilerinden biri olmuştu. Ama şehirliler için o hâlâ sadece tozlu ayakkabıları ve nasırlı elleriyle bir köylüydü.
“Kamyonları görebilir miyim?” diye sordu konuyu değiştirerek.
Serkan sahte bir nezaketle gülümsedi. “Tabii ki gösterebiliriz ama önce ödeme konusunu netleştirelim. Nasıl ödeme yapmayı düşünüyorsunuz? Çek, senet yoksa traktörünüzü takas olarak mı vereceksiniz?” Bu son söz bayideki herkesi yeniden kahkahaya boğdu.
“Nakit ödeme yapacağım,” dedi Ahmet tekrar kelimelerini özenle seçerek. “Banka havalesiyle istediğiniz hesaba anında.”
Serkan’ın bakışları sertleşti. Başlangıçta eğlenceli bulduğu bu yaşlı adam şimdi sinir bozucu bir engele dönüşmüştü. “Beyefendi, sizi anlıyorum,” dedi Serkan. Sanki bir çocukla konuşur gibi. “Herkesin hayalleri vardır. Benim de var. Ama hayaller başka, gerçekler başka. Bu kamyonlar oyuncak değil. Bir tanesi bile sizin köyün yıllık gelirinden fazla.”
Ahmet, yıllardır pazarlık masalarında oturmanın verdiği sabırla cebinden bir kağıt daha çıkardı. Bu, İzmir Ticaret Odası’nın son toplantısında aldığı resmi belgenin bir kopyasıydı. “Ben Küçük Menderes Havzasında 12 çiftlik sahibiyim. Yılda 8.000 ton ürün ihraç ediyorum Arabistan’a, Rusya’ya ve Avrupa’ya. Bu kamyonları tarlalarımdan limana ürün taşımak için istiyorum.”
Serkan kağıda bakmadan elini salladı. “Güzel masal. Çocukken ben de uçmayı hayal ederdim. Ama gördüğünüz gibi şimdi ayaklarım yerde.”
Pınar, masasından bir kartvizit alıp Ahmet’e uzattı. “Belki bu size daha uygun olabilir. Manisa’daki ikinci el kamyon galerisinin sahibi tanıdığım. Size bir tane eski ama sağlam kamyon bulabilir.”
Ahmet kartviziti nazikçe geri itti. “İkinci el aramıyorum. Ben 15 tane 0 kilometre kamyon istiyorum. Actros serisi en üst model.”
Serkan saatine baktı. “Emre Bey şu anda toplantıda. Hem randevusuz kimseyi kabul etmez.”
“Sorun değil,” dedi Ahmet, şapkasını çıkarıp kucağına koyarak. “Beklerim.”
Serkan masasına döndü ve Ahmet’i görmezden gelmeye başladı. Ahmet ise deri koltuğa oturdu ve sabırla beklemeye koyuldu. Saatler geçti. Dışarıda trafik akıyordu, içeride ise Ahmet dimdik oturuyordu.
Sabır, çiftçinin en büyük silahıydı. Ve Ahmet Yıldız, hayatı boyunca çok beklemişti. Buğdayın büyümesini, yağmurun yağmasını, hasadın zamanını… Her şeyin bir vakti vardı.
Sonunda bayinin sahibi Emre Bey toplantıdan çıktı ve salonda oturan bu sade giyimli yaşlı adamı fark etti. Ahmet ayağa kalktı, şapkasını göğsüne bastırdı ve sakin bir sesle kendini tanıttı.
Emre Bey birkaç dakika içinde durumu anladı. Ahmet’in Ziraat Bankası siyah kartını gördü, şirket evraklarını inceledi ve 10 saniye içinde kararını verdi:
“15 adet Actros, istediğiniz donanımda, hemen hazırlatalım. Ödeme banka havalesi mi olacak?”
Serkan’ın yüzü o an görülmeye değerdi.
Ahmet başını salladı. “Evet, hemen.”
Ve o gün, İzmir’in en lüks bayisinden 15 tane yepyeni kamyon, bir çiftçinin eski Ford kamyonetinin peşine takılıp Ege’nin yoluna düştü.
Çünkü gerçek zenginlik, pahalı kıyafetlerde ya da kibirli gülümsemelerde değil; alın terinde, sabırda ve dimdik duruşta saklıdır.
Hikaye burada bitmedi. Ahmet Yıldız o 15 kamyonu aldıktan sonra bayiye bir not bıraktı:
“İnsanları kıyafetiyle değil, kalbiyle ölçün. Bir gün o kalp, sizin aklınızın alamayacağı büyüklükte olabilir.”
Ve gitti.
Toprakla barışık, insanla barışık…