Uğruna ilk eşini ve öz kızını bir çöp gibi sokağa attığı, bütün servetini, gençliğini ve onurunu yatırdığı o çocuk, aslında Banu'nun ondan sakladığı geçmişteki yasak bir ilişkiden dünyaya gelmişti. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla Banu fazla direnememiş, hiçbir şey olmamış gibi Cemil'in yıllar içinde kendi üzerine yaptığı evlerin tapularını ve yüklü miktardaki parayı alarak, iyileşen oğlunu da yanına katıp sırra kadem basmıştı.
Cemil salonun ortasında dizlerinin üzerine çöküp af diliyordu. Gözyaşları içinde, "Beni kandırdılar. Ben her şeyimi kaybettim. Siz benim tek gerçek ailemsiniz. Ne olur beni affedin, Zeynep'e babalık yapmama izin verin, geride kalan ömrümü size adayayım," diye yalvarıyordu.
Tam o sırada dış kapı açıldı ve nöbetten dönen kızım Zeynep içeri girdi. Üzerinde doktor önlüğü, yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı. Başarılı, kendi hayatını tırnaklarıyla kurmuş, o küçük kız çocuğu gitmiş, yerine güçlü bir kadın gelmişti. Cemil başını kaldırıp, yıllardır yüzünü görmediği, "kız çocuğu" diyerek burun kıvırdığı öz evladına baktı. Zeynep'in gözlerinde ne bir öfke ne de bir sevgi vardı; sadece bir yabancıya duyulan o derin boşluk ve anlamsızlık okunuyordu.
Zeynep bana dönerek, "Anne, bu beyefendi kim? Bir yardıma mı ihtiyacı var?" diye sorduğunda, Cemil'in aldığı cezanın büyüklüğü yüzüne en ağır tokat gibi çarptı.
Ayağa kalkıp ona sadece kapıyı gösterdim. Sesimde ne bir kin ne de bir nefret vardı, sadece derin bir dinginlik taşıyordum. "Sen kendi aileni yıllar önce o kapının ardında bıraktın Cemil," dedim usulca. "Şimdi bizim bu huzurlu dünyamızda sana verecek ne bir damla sevgimiz ne de harcanacak zamanımız var."
Cemil omuzları sarsılarak, geldiği gibi o karanlık sokağa geri dönerken, kızımın elini tuttum ve kapıyı usulca kapattım. Adalet, bazen hiç bağırmadan, sadece zamanın o kusursuz ve sessiz işleyişiyle yerini buluyordu.