Babamla birlikte, sanki darağacına yürüyen mahkûmlar gibi o kısa ama bitmek bilmeyen yolu yürüdük. Dükkândan içeri adım attığımızda, içerisi oldukça kalabalıktı. Hasan Amca'nın oğlu, o kalın kırmızı defteri kasanın üzerine koymuş, sayfaları tek tek, hesap sorar gibi çeviriyordu. Yüzü asıktı. Bizi görünce duraksadı. Gözlüklerinin üzerinden sertçe bakarak, "Sizin sayfa oldukça kabarık," dedi suçlayıcı bir tonla. Babam başını önüne eğdi, o koca dağ gibi adam bir anda küçücük kaldı. "Biliyorum evlat," diye fısıldadı çatallı bir sesle. "Ama şu an verecek hiçbir şeyim yok. Ne istersen yap, canımı al ama bana biraz daha mühlet ver. Yemin ederim ödeyeceğim."
Adam hiçbir şey söylemeden, elindeki defteri babama doğru çevirdi. "Mühlete gerek yok," dedi, sesindeki o sertlik aniden kaybolmuş, yerini tuhaf bir titremeye bırakmıştı. "Şunu okuyun."
Babam titreyen elleriyle defterin sararmış sayfasına dokundu. Bizim ismimizin, o upuzun ve ödenememiş borç listesinin en altında, Hasan Amca'nın kendi el yazısıyla, mavi mürekkepli tükenmez kalemle düşülmüş bir not vardı. Babam okumaya başladı ama daha ikinci kelimede sesi düğümlendi, gözlerinden yaşlar sicim gibi defterin üzerine damlamaya başladı. Neyi okuduğunu anlamak için usulca yanına yaklaştım ve o asırlık çınarın, kaşları hep çatık o sert adamın sayfanın altına yazdığı o muazzam notu gördüm:
"Bu ailenin bana tek bir kuruş bile borcu yoktur. Kışın en sert geçtiği o ayaz gecesinde, kendi çocukları evde soğuktan titrerken, benim dükkânımın sobası tütmüyor diye kendi evindeki son kömür çuvalını kapıma gizlice bırakıp giden bu onurlu adamın hakkı, birkaç gram çayla, şekerle ödenmez. Ben o kömürü kimin bıraktığını hep bildim ama onun o güzel gururunu incitmemek için sustum. Kerem'e ve ailesine söyleyin, bu mahallede başlarını asla öne eğmesinler. Onların babası, bana bu dünyada insanlığın ve merhametin hâlâ ölmediğini gösterdi. Hesabımız her iki cihanda da helaldir."
Dükkândaki o ağır, boğucu sessizliği, babamın o koca omuzlarının sarsılarak ağlaması bozdu. Hasan Amca'nın oğlu yerinden kalkıp babamın boynuna sarıldı ve ellerini öptü. "Babamın hakkı helal, siz de hakkınızı helal edin amca," diyerek o da gözyaşlarına boğuldu. Orada bulunan herkesin gözleri dolmuştu.
Biz o dükkândan içeri başımız önde, ezik, çaresiz ve utanç içinde girmiştik. Ama çıkarken, dünyanın en zengin, en onurlu insanları olarak çıktık. Babam bana dönüp o yaşlı, yorgun gözleriyle, yıllardır hasret kaldığım o gerçek, sıcacık tebessümünü sundu. O an, yıllardır söylediği o sözün ilk defa gerçekten anlam bulduğunu, ruhuma işlediğini hissettim:
"Her şey yolunda Kerem... Artık gerçekten her şey yolunda."
İyilik, görünmez ve kopmaz bir bağdır. Siz kimsenin görmediğini, fedakârlıklarınızın boşa gittiğini sanırsınız ama o iyilik; en beklenmedik anda, en karanlık sayfanın altından bir güneş gibi doğar ve tüm hayatınızı aydınlatır.