Benim adım Kerem. Çocukluğumun geçtiği o yoksul ama bir o kadar da samimi mahallede, fakirlik adeta alnımıza yapışmış görünmez bir leke gibiydi. Babam, sabahın kör karanlığından gecenin zifirisine kadar inşaatlarda çalışır, yine de ay sonunu bir türlü getiremezdik. Mahallenin köşe başındaki o dökük bakkal dükkânı, Hasan Amca’nın yeriydi. Hasan Amca; kaşları hep çatık, pek gülmeyen, az konuşan ama dükkânına giren hiçbir çocuğu eli boş göndermeyen eski toprak bir adamdı.
Zamanla babamın işleri daha da kötüye gitti. Peş peşe gelen hastalıklar, beklenmedik masraflar derken, Hasan Amca’nın kasanın altında duran o meşhur, kalın ciltli kırmızı veresiye defterindeki sayfamız dolup taşmaya başladı. Önceleri "Haftaya maaşta kapatırım" diyerek alınan o iki ekmek, bir paket çay, yarım kilo peynir; zamanla ödenmesi imkânsız, dağ gibi bir borca dönüştü. Babam akşamları eve başı önde, omuzları çökmüş bir halde gelir, annemin endişeli bakışları karşısında sadece, "Merak etme hanım, her şey yolunda" diyerek o sahte ama sığınmak istediğimiz tebessümünü yüzüne yerleştirirdi. Ama biz çok iyi biliyorduk ki, hiçbir şey yolunda değildi.
Borcumuz o kadar büyümüştü ki, artık utancımızdan Hasan Amca'nın dükkânının önünden geçemez olmuştuk. Babam sırf onunla göz göze gelmemek için yolunu uzatır, arka sokakların çamurlu yollarından dolanarak eve gelirdi. Bizim için o kırmızı defter, boynumuza dolanmış, her geçen gün biraz daha sıkan görünmez bir ilmek gibiydi.
Derken, o acı haber bütün mahalleyi yasa boğdu. Hasan Amca, geçirdiği ani bir kalp kriziyle hayata veda etmişti. Cenazesi mahşer yeri gibi kalabalıktı. Babam en önde saf tuttu, gözyaşlarını saklayarak tabutuna omuz verdi. Ancak cenazeden sadece birkaç gün sonra, mahallede çok soğuk bir rüzgâr esmeye başladı. Hasan Amca'nın Almanya'dan gelen ve babası kadar merhametli olmadığı konuşulan büyük oğlu dükkânı devralmış, "Babamın alacaklarını tek tek tahsil edeceğim, o kırmızı defterdeki herkes borcunu ödeyecek" diyerek haber salmıştı.
Bu haber, ahşap evimize tam anlamıyla bir bomba gibi düştü. Babamın o anki çaresizliğini, nasırlı ellerinin titremesini, odanın bir köşesinde sessizce ağlayışını asla unutamam. Ödeyecek tek bir kuruşumuz bile yoktu. O gece evimizde sabaha kadar kimse uyumadı. Ertesi sabah erkenden kapımız sertçe çalındı. Gelen, bakkalın çırağıydı. "Kerem, babanı ve seni dükkâna çağırıyorlar. Defter açıldı," dedi buz gibi bir sesle.....