
Yirmi üç yıl boyunca, babamın pazar sabahları şiir okurkenki sesinin yankısı, çocukluğumda geçirdiğim scooter kazasında korkuluğun üzerinde oluşan göçük, annem beni terk ettiğinde diktiği leylak çalısı - kökleri keder kadar derin.
Ve sonra Charlotte vardı.
Kız kardeşim. Otuz beş. İnsan formunda bir fırtına - güzel, keskin, sürekli gelip geçen.
Evimize bir tren istasyonu gibi davranırdı: Bavul kapının yanında, anahtarlar cebinde, kalbi asla görmeme izin vermediği bir kasada kilitli.
Babam ve ben mi? Sessiz olan bizdik.
Bana savaş döneminden kalma cep saatini -çentikli kadranlı ve çatlak kristalli olanı- her pazar saat 4'te kurmayı öğretti.
"Zaman sadece geçmiyor, Dawn," diye mırıldanırdı, başparmağıyla yıpranmış pirinç parçayı okşarken. "Bekliyor. Yararlı olmak için doğru anı bekliyor."
Sonra hastalandı.
Ve Charlotte geldi; sevgiyle değil, görev bilinciyle. Soğuk eller, daha da soğuk gözler. Yastıklarını sanki birer kanıtmış gibi düzeltti. Bir kez bile elini tutmadı.
Alacakaranlıkta ona kitap okuyan bendim.
Alnına serin bezler bastıran bendim.
Nefesinin ritmini kutsal bir ilahi gibi ezberleyen bendim.
O öldüğünde ev ağlamadı. Nefesini
tuttu..ilerleyn devamı sonrki syfada..