
Annem araya girmeye çalıştı. “Yeter artık! Bu bir düğün!”
Melis bir sandalyeye çökmüştü. Makyajı akmıştı. Bana baktı. Bu kez o bakışta ne kibir ne de memnuniyet vardı. Sadece karmaşa.
“Ece… ben… bilmiyordum,” dedi.
Ona uzun uzun baktım. Gerçekten bilmiyor muydu? Belki. Ama bilmemek, olanı değiştirmiyordu.
“Bu gece kimseyi utandırmak istemedim,” dedim yavaşça. “Sadece kendimi korudum.”
Ambulans çağrılmıştı. Uzaktan siren sesi duyuluyordu. Başım dönmeye başlamıştı ama ayakta kalmaya kararlıydım. Zayıf görünmeyecektim.
Babam son bir hamleyle bağırdı. “Beni tehdit edemezsin!”
“Tehdit etmiyorum,” dedim. “Sınır çiziyorum.”
Kapılar açıldı. Sağlık görevlileri içeri girdi. Aynı anda iki polis memuru da salona adım attı. Organizasyon şirketinden biri çoktan ihbarda bulunmuştu.
Murat sakin bir tonla konuştu. “Müvekkilim şikâyetçi.”
Polislerden biri babama yaklaştı. “Beyefendi, bizimle gelmeniz gerekiyor.”
O an zaman yavaşladı. Bir zamanlar dokunulmaz görünen adam, 200 davetlinin bakışları altında, ilk kez gerçekten yalnız görünüyordu.
Göz göze geldik.
O bakışta hâlâ öfke vardı. Ama artık gücü yoktu.
Ben sedyeye otururken telefonumdaki başka bir kırmızı nokta yandı. Kendi kaydım. Avukat ekibim salona girmeden önce süreci başlatmıştı. Yönetim kuruluna acil toplantı çağrısı gitmişti bile.
Ertesi sabah, hastane odasında güneş perde aralığından içeri süzülürken Murat içeri girdi.
“Yönetim kurulu bu sabah toplandı,” dedi. “Cem Yalçın geçici olarak görevden alındı. Soruşturma açıldı.”
Gözlerimi kapattım. Göğsüm hâlâ ağrıyordu ama içimde tuhaf bir hafiflik vardı.
“Antalya’daki ev?” diye sordum.
“Güvende,” dedi. “Her zaman olduğu gibi.”
Birkaç gün sonra, Antalya’ya uçtum. Deniz tuz kokuyordu. Ev terastan masmavi uzanıyordu. Bu evi kendim için almıştım. Kaçmak için değil; bir gün geri dönmek için.
Telefonum çaldı. Bilinmeyen numara.
Melis’ti.
“Özür dilerim,” dedi doğrudan. “O gece… her şey kontrolden çıktı.”
Bir an sustum. “Kontrolden çıkmadı,” dedim. “Yıllardır biriken şeyler sonunda görünür oldu.”
Sessizlik.
“Baba… değişir mi?” diye sordu fısıltıyla.
Ufka baktım. Dalgalar kayalara çarpıyor, sonra geri çekiliyordu.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Ama ben artık değişmeyeceğim.”
Telefonu kapattım.
O akşam terasta tek başıma otururken videoyu bir kez daha izledim. Yumruk anını değil. Ayağa kalkıp “Bu doğru değil” dediğim anı.
Gerçek güç o yumruğu atmakta değildi.
O yumruğa rağmen ayakta kalmaktaydı.
Ve ilk kez, Antalya’daki ev gerçekten bir mülkten fazlası oldu.
Bir sığınak değil.
Bir sınır.