
Annem beni hastanede babamla bırakıp gitti. 19 yıl sonra aniden aradı… ve tek bir isteği vardı.
🔽🔽🔽
19 yaşındayım. Ve bu hafta, sıradan görünen bir gün, hayatımdaki her şeyi sessizce altüst etti.
Annem beni doğurduğu gün gitmiş. Bildiğim tek hikâye buydu. Beni babama vermiş ve arkasına bile bakmadan çıkmış. Gözyaşı yoktu. Açıklama yoktu. Veda bile yoktu. Sadece gitmişti.
Babam Murat beni tek başına büyüttü. Okul gösterileri, ateşli geceler, panik ataklar, yanan yemekler… Saçımı örmeyi YouTube’dan öğrendi. Hayatım boyunca bana bir gün bile istenmeyen biri olduğumu hissettirmedi.
Annemle ilgili soru sorduğumda hep aynı şeyi söylerdi:
“Başka bir hayat seçti. Bu senin suçun değil.”
Bir süre sonra sormayı bıraktım.
Geçen hafta telefonum çaldı. Bilinmeyen numara. Görüntülü arama. Neredeyse reddedecektim ama içimde bir şey “aç” dedi.
Ekranda bir hastane odası vardı. Makineler vızıldıyordu. Ve onu gördüm… Zayıf, solgun, neredeyse tanıyamadığım bir kadın.
“Gül,” dedi fısıltıyla. O an anladım.
Özür dilemedi. Açıklama yapmadı. Sadece şunu söyledi:
“Bir ricam var. Lütfen ne olduğunu duymadan hayır deme.”
Ne istediğini sordum. Başını salladı.
“Telefonda olmaz. Beni görmeye gelir misin?”
Babama anlattım. Uzun süre konuşmadı. Sonra sadece şunu dedi:
“Gitmelisin. Ben de orada olacağım.”
Hastanede daha da güçsüz görünüyordu ama beni görünce, 19 yıldır içinde tuttuğu bir gülümsemeyle gülümsedi. Saatlerce konuştuk. Okuldan, filmlerden, önemsiz şeylerden… Asıl sebebi hep geçiştirdi.
Sonunda tekrar denedi.
“Ricam…” dediği anda şiddetle öksürmeye başladı. Bir hemşire içeri koştu.
Elimi tuttu ve fısıldadı:
“Gerçeği öğrendiğinde… seni büyüten adamı bunun mahvetmesine izin verme.”
Babamla göz göze geldim. Bana bakamadı.
Ve annem anlatmaya başladı…
Annemin sesi, makinelerin düzenli bipleriyle karışıyordu. Boğazındaki hırıltı geçer geçmez, sanki yıllardır sakladığı bir cümleyi sonunda söylemeye mecbur kalmış gibi nefesini topladı.
“Ben… seni bıraktığım gün kaçmadım,” dedi. “Kaçtım gibi göründü. Ama kaçmadım.”
Babamın omuzları gerildi. Sandalyede öyle bir dikleşti ki, sanki bir yumruğu yutmuştu. Ben de istemsizce avuç içlerimi dizlerime bastırdım. İçimde, yıllardır “sormayı bıraktığım” bütün sorular aynı anda uyanıyordu.
“Ne demek bu?” dedim. Sesim, kendime ait değilmiş gibi ince çıktı.
Annem gözlerini kapadı, bir an ölecekmiş gibi göründü. Sonra tekrar açtı. Gözlerinin kenarlarında yaş değil, yorgunluk vardı.
“Ben o gün seni hastanede bırakıp çıkmadım. Beni… çıkardılar.” dedi.
Babamın nefesi, odanın içinde bir şey kırıyormuş gibi sertleşti. “Yeter,” diye fısıldadı ama annem elini kaldırdı. O el… yıllardır hiç tanımadığım hâlde, o an bana çok tanıdık geldi. Parmakları titriyordu. Sanki her titremede geçmişten bir anı düşecekti.
“Bak,” dedi annem, “ben kötü bir insan değilim diye anlatmıyorum. Yaptığım şeyin acısını biliyorum. Ama gerçeği bilmezsen, yanlış kişiden nefret etmeye devam edersin.”
“Yanlış kişi mi?” Benim boğazım düğümlendi. “Yanlış kişi kim?”
Annem başını yavaşça babama çevirdi. Babam o an gözlerini kaçırdı. Ve o kaçış… içimde, bir yerin altını oydu.
“Baban…” dedi annem. “Baban sandığın adam değil.”
Sanki odadaki bütün sesler bir an sustu. Makinelerin bipleri bile uzak bir koridordan geliyormuş gibi. Ben sadece kendi kalbimin gürültüsünü duyuyordum.
Babamın dudakları aralandı. Konuşmak istedi. Ama konuşmadı. Başını eğdi. Ve o an… annemin “büyüten adamı bunun mahvetmesine izin verme” dediği cümle, beynimin ortasında yankılandı.
“Baba?” dedim. “Bu ne demek?”
Babam ellerini birbirine kenetledi. O kadar sıkı kenetledi ki eklemleri bembeyaz oldu. “Gül…” diye başladı. Sonra sustu. Bir daha denedi: “Ben… ben seni bırakmadım. Seni… ben seçtim.”
“Ne seçtin?” dedim. Sesim yükselmişti ama farkında değildim. “Ne seçtin baba? Neyi seçtin?”
Annem, yastığının altından bir şey çıkarmaya çalıştı. Hemşire az önceki öksürük krizinde düzenlemiş olmalıydı; yastık iyice kabarıktı. Parmaklarıyla zorlanarak ince bir dosya çekti. Dosyanın ucu titreyerek yatak kenarına düştü...