
Annem ben lisedeyken bana hamile kaldı. Biyolojik babam, bunu öğrendiği gün ortadan kayboldu; ne aradı, ne yardım etti, ne de geri döndü. Annem mezuniyet balosuna gidemedi, parıltılı elbiseler yerine bezler ve çift vardiyalar vardı.
Ben uyurken geceleri KPSS sınavına çalıştı.
Yıllar sonra sıra benim mezuniyet baloma geldiğinde ona “Anne, benim yüzümden sen balonu kaçırdın, bu sefer benimkine gel, benimle” dedim.
Önce güldü, sonra gözyaşlarına boğuldu. Üvey babam Murat gururla izliyordu ama üvey kız kardeşim Beren Starbucks’ını içerken neredeyse boğulacaktı. “ANNENİ mi getiriyorsun? Mezuniyet balosuna mı? Ne kadar acınası” dedi. Görmezden geldim.
Ardından alay ederek “Cidden ne giyecek? Altın gününne gittiği elbiselerinden birini mi? Kendini rezil edeceksin” diye ekledi. Mezuniyet günü geldiğinde annem muhteşem görünüyordu: yumuşak mavi bir elbise, lüle lüle bukleler, ışıl ışıl bir gülümseme.
Bana “Ya insanlar bana bakarsa, ya her şeyi mahvedersem?” diye fısıldadı.
“Anne, sen benim hayatımı yarattın, hiçbir şeyi mahvedemezsin” dedim.
Okul bahçesine vardığımızda Beren, muhtemelen arabamdan pahalı bir elbiseyle geldi, annemi işaret edip yüksek sesle “O neden burada? Bu mezuniyet balosu mu yoksa Velini Okula Getir Günü mü? Ne utanç verici” dedi.
Arkadaşları güldü, annemin yüzü düştü, içimde bir şey koptu.
Ama Beren, babası Murat’ın her şeyi duyduğunu fark etmemişti.
Üvey babam Murat ağır ağır öne çıktı ve o an yaptığı şey, herkesin ömür boyu unutamayacağı cinstendi…
Murat ağır ağır öne çıktı ve o an yaptığı şey, herkesin ömür boyu unutamayacağı cinstendi…
Önce Beren’in önünde durdu. Ne bağırdı, ne el kol yaptı. Sadece o herkesin duyacağı kadar net bir sesle konuştu:
“Beren. Otur.”
Kalabalık bir anda sessizleşti. Fotoğraf makinelerinin tıkırtısı bile kesildi sanki. Beren’in yüzündeki o kendinden emin ifade, bir saniyeliğine çatladı. Ama yine de alaycı bir gülümsemeyi zorla yerinde tutmaya çalıştı.
“Baba, ne yapıyorsun? Şaka yaptım. Herkes güldü işte.”
Murat gözlerini bir an bile kırpmadan, Beren’in arkasındaki bankı işaret etti.
“Hayır. Otur. Ve dinle.”
Beren’in arkadaşları birbirine baktı. Biri kıkırdamaya yeltendi, sonra Murat’ın yüzündeki ifadeyi görünce cümlesini yuttu. Beren istemeye istemeye bankın kenarına oturdu. Murat dönüp anneme baktı. Annem o ana kadar dimdik durmaya çalışmıştı ama dudakları titriyordu. Gözleri, “Ben burada ne yapıyorum?” diye soruyordu.
Murat, annemin yanına geldi. Onun omzuna, sanki yıllardır aynı şeyi yapıyormuş gibi tanıdık bir şekilde elini koydu. Sonra kalabalığa döndü. Sanki bu bahçe bir okul bahçesi değil de herkesin yargı dağıttığı bir mahkeme salonuydu ve Murat artık susmaya niyetli değildi.
“Şimdi,” dedi. “Bu bahçede herkes fotoğraf çekiyor. Herkes güzel görünmek istiyor. Herkes ‘hatıra’ istiyor. Ama bazı hatıralar, sadece elbiseden, saçtan, makyajdan ibaret değildir.”
Birinin boğazını temizlediğini duydum. Annemin nefesi hızlandı. Ben ise içimde büyüyen o ateşle, Murat’ın ne yapacağını anlamaya çalışıyordum. Çünkü Murat, bugüne kadar hiçbir konuda böyle bir sahne yaratmamıştı. Sessiz, ağırbaşlı bir adamdı. Evde bile sesini yükselttiğini hatırlamıyordum.
Murat cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana baktı, bir şey açtı. Sonra bana döndü.
“Sen annene ‘benimle gel’ dediğin gün…” diye başladı. “Ben de bir şey fark ettim. Bu evde yıllardır bir kadın var. Gülerek acıyı taşıyan, ağlayarak güçlü kalan, kimse görmese bile savaşan bir kadın.”
Kalabalıktan biri fısıldadı: “Bu adam ne anlatıyor?”
Beren alttan alta gözlerini devirdi ama sesi çıkmadı.
Murat telefonu iki eliyle tuttu, ekranını kalabalığa çevirdi. İlk anda herkes anlamadı. Sonra bir video sesi yükseldi: Gece ışığında, küçük bir mutfak masası… Annem, yıllar önceki haliyle, saçları toparlanmış, üstünde ev hali bir tişört… Önünde notlar, bir kupa çay, kenarda küçük bir bebek battaniyesi.
Video annemi gösteriyordu...