Anne ve babam öldüğünde geriye çok az para kalmıştı. Sigortadan gelen küçük bir miktar ve dedemden kalan eski bir birikim vardı. Ama babaannem o parayı harcamamıştı.
Onu bankada saklamıştı.
Ama sadece saklamakla kalmamıştı.
Her ay çalıştığı işlerden kazandığı paranın büyük kısmını da o hesaba eklemişti.
“Sen büyüdüğünde okumak istediğin üniversiteye gidebilesin diye,” diye yazıyordu.
O an boğazım düğümlendi.
Mektubun devamında bir zarf daha olduğunu söyledi. Gerçekten de mektubun arkasına iliştirilmiş küçük bir belge vardı.
Bu bir banka hesabı dökümüydü.
İçindeki para miktarını görünce nefesim kesildi.
Babaannem yıllarca kendisi için hiçbir şey almamış, eski kıyafetlerle yaşamış, tamir edilmiş ayakkabılar giymişti.
Hepsi benim geleceğim içindi.
Mektubun son satırlarını okurken gözlerimden yaşlar akıyordu.
“Bir gün bana kızdığını hatırlayacaksın,” diye yazmıştı.
“Ama şunu bilmeni istiyorum: Senin mutlu ve güçlü bir hayat kurmanı görmek benim en büyük hayalimdi.”
Mektubun sonunda kısa bir cümle vardı.
“Arabalar eskir yavrum… ama iyi bir gelecek seni ömür boyu taşır.”
O gün mutfak masasında uzun süre oturdum. Kart destesi hâlâ çekmecedeydi. Çayı birlikte içtiğimiz bardaklar dolapta duruyordu.
O an ilk kez gerçekten anladım.
Babaannem bana bir araba değil, bir hayat bırakmıştı.
Yıllar sonra üniversiteyi bitirdim. İlk maaşımı aldığım gün eski mahallemize gittim.
Babaannemin mezarının başına küçük bir buket bıraktım.
Ve sessizce fısıldadım:
“Artık anlıyorum babaanne… Bana verdiğin şey bir araba değildi. Bana verdiğin şey gelecekti.”