
Defter bir günlük gibiydi. Tarihler kırk yıl öncesine gidiyordu. Yazılar genç bir adama aitti. İlk başlarda kasabadaki sıradan hayattan, evin inşaatından, evlilik planlarından bahsediyordu. İsimler tanıdıktı. Annesinin adı, babasının adı… Hatta komşular. Kalbi sıkıştı. Bu satırları yazan kişi babasıydı.
Ama birkaç sayfa sonra ton değişmeye başladı.
“Bugün eve gelen sandık beni huzursuz etti. Onu almamam gerektiğini biliyordum ama geri çeviremedim.”
Sandık.
Elindeki defterle yerde duran sandık arasında istemsizce baktı. Yazılar ilerledikçe kelimeler ağırlaşıyor, satır aralarında korku hissediliyordu.
“Bana ‘emanet’ dediler. Açmamam gerektiğini söylediler. Ama geceleri sesler duyuyorum. Sanki evin içinde bir şey nefes alıyor.”
Bir ürperti ensesinden aşağı indi. O evde çocukken duyduğu garip çıtırtılar, geceleri anlam veremediği soğukluk hissi bir anlığına zihninde canlandı.
Defterin ortalarına geldiğinde bir sayfa aceleyle yazılmış gibiydi. Mürekkep dağılmış, kelimeler üst üste binmişti.
“Açtım. Keşke açmasaydım.”
Sonraki sayfalar neredeyse okunamayacak kadar karışıktı ama tek bir detay netti: Sandığın içindeki kadife kutu.
Titreyen elleriyle sandığa uzandı. Kadife kutuyu açtığında içinde eski, metal bir anahtar ve katlanmış küçük bir fotoğraf buldu. Fotoğrafı açınca nefesi kesildi.
Fotoğrafta anne ve babası vardı. Ama genç hâlleri değil… Fotoğraf, onların evlenmesinden yıllar önce çekilmişti. Aralarında üçüncü bir kişi duruyordu. Yüzü gölgede kalmış, bakışları sert bir adam. Ama asıl korkutucu olan şey şuydu: Adamın boynunda, şimdi elinde tuttuğu anahtar asılıydı.
Defteri hızla karıştırmaya devam etti.
“Onu kasabadan kovduklarını söylediler. Ama gitmedi. Evi seçti. Bu evi. Eğer sandık burada kalırsa, o da burada kalacak dediler. Duvarın içine sakladım. Kimse bilmeyecek. Çocuğum bile.”
Sayfaların sonuna doğru yazılar seyrekleşiyordu.
“Duvarı sağlam ördüm. Nişi kapattım. Ama bazen onun hâlâ burada olduğunu hissediyorum. Eğer bir gün biri bu duvarı kırarsa… Her şey yeniden başlayacak.”
Defterin son sayfası boştu.
Evin içinde derin bir sessizlik vardı. Saatin tik takları bile duyulmuyordu sanki. Elindeki anahtar ağırlaşmış gibiydi. O an koridordan gelen hafif bir gıcırtı duydu. Başını kaldırdı. Duvar… Az önce sandığı çıkardığı duvar.
İçinden soğuk bir hava esiyordu.
Ayağa kalktı, birkaç adım geri çekildi. Mantığı bunun eski evlerin doğal bir durumu olduğunu söylüyordu ama içgüdüleri bağırıyordu: Git.
Sandığı olduğu gibi bıraktı. Defteri ve anahtarı aldı. Evi kilitleyip kasabadan ayrıldı o gün. Anne babasına hiçbir şey anlatmadı. Tadilatı durdurdu. Ev bir daha elden geçirilmedi.
Aylar sonra, ev satıldı. Yeni sahipleri tadilata başladıklarında o duvara dokunmadılar. Çatlak kendi kendine kaybolmuştu.
O ise hâlâ bazı geceler, rüyasında kalın bir duvarın arkasından gelen boğuk bir nefes sesi duyuyor. Uyanınca ilk yaptığı şey boynuna bakmak oluyor.
Çünkü bazen, uykuyla uyanıklık arasında, soğuk bir metalin tenine değdiğini hissediyor.