Haberler hızla yayıldı. "Kıraç Tepe" artık "Altın Tepe" olarak anılıyordu. Ve beklenen an geldi...
Bir pazar sabahı, malikânemin önüne dizilmiş, toz içinde kalmış üç eski araba gördüm. Arabalardan inenler; on yıl önce beni o masada bir başıma bırakan, ellerindeki lüksü tüketen amcam Kazım, halam Meliha ve kuzenlerimdi. Üstleri başları eskiydi, yüzlerinde o kibirli ifadeden eser kalmamış, yerini ezik bir pişmanlığa bırakmıştı.
Kapıya çıktığımda hepsi bir ağızdan konuşmaya başladı. Amcam öne atıldı, gözleri dolmuş gibi yaparak, "Evladım, yeğenim... Biz ettik sen etme. Büyük bir hata yaptık, dünya malı gözümüzü kör etmişti. Şimdi görüyorsun, halimiz duman. Sen bizim kanımızsın, canımızsın," dedi. Halam arkadan ekledi: "Zaten deden hep 'Bu çocuk çok vefalıdır' derdi. Biz senin hakkını sakladık aslında, şimdi o hakkı helalleşmek için geldik."
Onları sessizce dinledim. Rüzgâr, bir zamanlar ektikleri o nifak tohumlarının soğukluğunu yüzüme vuruyordu. Hepsi tek bir şeye kilitlenmişti: Benim merhametime ve oradan alacakları bir parça hisseye. On yıl boyunca bir kez bile "Aç mısın, açıkta mısın?" diye sormayan bu insanlar, şimdi "aile" kavramının arkasına sığınıyorlardı.
Bahçenin ağır demir kapısına doğru yürüdüm. Aradaki parmaklıklar, onlarla aramdaki o aşılmaz uçurumu simgeliyordu. Hepsine tek tek baktım; o günkü avukat ofisindeki alaycı gülüşlerini, tapuyu önüme fırlatışlarını hatırladım.
"Bitti mi?" diye sordum sakince.
Hepsi sustu, umutla gözlerimin içine baktılar. Bir imza, bir çek veya bir iş teklifi bekliyorlardı. Boğazımı temizledim ve hayatım boyunca verdiğim en ağır, en anlamlı cevabı verdim:
"Burayı bana verirken 'Beş para etmez' demiştiniz ya hani... Haklıymışsınız. Bu toprakların altındaki altınlar, sıcak sular, antik şehirler... Hepsi gerçekten beş para etmezmiş. Ben on yıl boyunca bu taşın toprağın içinde çalışırken asıl değerli olanın ne olduğunu öğrendim. Sizin o gün bana 'kitlediğiniz' şey sadece çorak bir tarla değildi; bana özgürlüğümü, karakterimi ve sizin gibi olmamayı öğreten bir hayat dersiydi."
Amcam, "Yani yeğenim, yardımcı olmayacak mısın?" diye kekeledi.
Gülümsedim, ama bu gülüşte bir gram bile kin yoktu; sadece derin bir kabulleniş vardı. "Siz bana dedemden kalan en değerli mirası verdiniz," dedim. "Yalnızlığı ve kendi ayaklarım üzerinde durma zorunluluğunu. Bu miras bana yetti. Şimdi geldiğiniz yoldan geri dönün. Çünkü bu kapıdan içeri sadece 'insan' olanlar girebilir ve benim tanıdığım o insanlar on yıl önce o avukatlık bürosunda öldüler."
Arkamı dönüp o görkemli tesise doğru yürürken, arkamdan yükselen yalvarışlar rüzgâra karışıp yok oluyordu. Dedemin tarlasının altından çok şey çıkmıştı; servet, şöhret, başarı... Ama en önemlisi, o toprağın altından gerçek bir 'insan' olarak ben çıkmıştım.