
Güneş, küçük kasabayı çevreleyen kurak tepelerin üzerinden yeni yükselmeye başlarken, Robles ailesinin evinde zulüm kahvaltıyla birlikte çoktan servis edilmişti. Henüz 20 yaşındaki Brisa, ocağın başında cılız bir yulaf lapası tenceresini karıştırırken, babasının sesi yine onu bıçaklıyordu.
“Daha hızlı salla şu kaşığı, işe yaramaz!” diye bağırdı Ramiro. Yüzü güneşten ve kötü mizaçtan kavrulmuştu. “Bir tencereyi karıştırmakta bile yavaşsın. Seni neden beslemeye devam ediyoruz bilmiyorum.”
Brisa cevap vermedi. Çünkü yıllar içinde sessizliğin, kelimelerin dayağa dönüşmesini engelleyen kırılgan bir sığınak olduğunu öğrenmişti. İki ablası Clara ve Adela ise masada gülüşüyor, kasabanın güzelleri olarak kabul ediliyorlardı. Brisa ise, “deve dikeni” denilen, aynı çatlak topraktan çıkmış, ama kimsenin sevmediği, değersiz görülen kızdı.
Klara, tırnaklarını incelerken, “Babam haklı,” dedi küçümseyerek. “Onun yaşındaki başka bir kadın çoktan evlenmiş, ilgilenecek bir evi olmuş ya da en azından iyi bir ailede hizmet ediyor olurdu. Ama kim bu kadar donuk ve korkunç suratlı birini ister ki?”
Adela ise daha acımasızdı: “O kısır abla şifacı öyle söyledi. O kurak toprak meyve veremez. Bu ev için bir lanet.”
Henüz 15 yaşındayken ateşli bir hastalıktan sonra şifacının bu sözleri Brisa’nın mahkumiyeti olmuştu. Babası ona daha da hor bakarken, annesi Elvira ise onu hiç yokmuş gibi davranmış, kendi evinin hizmetçisi haline getirmişti. Ablaları ise taliplerini ve partileri hayal ederken, Brisa mutfakta yemek yapıyor, temizlik yapıyor, sökük dikiyordu. O, evdeki görünmez, sessiz gölgeydi.
Ancak o gün havada farklı bir şey vardı. Babasının bakışlarında elektrikli bir gerilim, zalimce bir beklenti vardı. “Şu işini bitir ve salona gel Brisa,” dedi Ramiro. “Konuşmamız gerek.”
Brisa yulaf lapasını toprak kaselere doldurup masaya götürdü. Ablalarının küçümseyen bakışlarından kaçındı. Kalbi endişeli bir ritimle atıyordu. Babasının konuşmaları asla iyi bir şey getirmezdi.
Küçük salonda annesi bir sandalyede oturuyor, ellerini kucağında kavuşturmuş, bakışlarını kerpiç duvardaki bir lekeye sabitlemişti. Ramiro ağır ve kesin bir sesle duyurdu:
“Çatımın altında işe yaramaz ve kısır bir boğazı beslemeye yeterince katlandım. Sen bir yük Brisa. Bir utanç kaynağısın.”
Brisa, sözlü ya da fiziksel bir darbe bekleyerek büzüldü. Ama gelen şey daha kötüydü. Dağ adamı Samuel’in kulübesiyle ilgilenecek birine ihtiyacı vardı. “Seni almaya razı,” dedi Ramiro. Hava ağırlaşmış, neredeyse nefes alınmaz hale gelmişti.
Samuel, kasabada efsanevi bir figürdü. Yükseklerde tek başına yaşayan, hakkında tuhaf hikayeler anlatılan, vahşi olduğu, hayvanlarla konuştuğu, kalbinin karlı zirveler kadar soğuk olduğu söylenen bir münzeviydi. Kasabadan kimse onun topraklarına gitmez, o da nadiren aşağı inerdi. Onu Samuel’e satmak, onu sürgüne göndermek, bir canavara teslim etmek gibiydi.
“Beni mi satacaksınız?” diye fısıldadı Brisa sesi yıllardır ilk kez kırılarak. Babasının kahkahası kuru ve korkunçtu.
“Satmak mı? Bu kadar dramatik olma kızım. Bu bir anlaşma. O bize en iyi üç keçisini ve bir çuval mısır verecek. Değerinden çok daha fazlası, inan bana bizim için bir rahatlama, onun için bir çözüm. Temizlik yapacak ellere ihtiyacı var, bir karıya değil.”
Annesi nihayet konuştu. Sesi gözleri kadar boştu. “Herkes için en iyisi bu. Burada sadece ayak bağısın. Orada en azından bir işe yararsın.”
Brisa onlara baktı. Hesaplanmış zalimliğiyle babasına, öldürücü kayıtsızlığıyla annesine korku ya da üzüntü değil, soğuk ve derin bir öfke dalgası hissetti. Onlar bir evlat görmüyorlardı. Nihayet kurtulmanın bir yolunu buldukları kusurlu bir nesne görüyorlardı.Devamı sonrki syfda..