Ayrıca vasiliğim de mahkeme kararıyla kesinleşmişti.
Yani babamın hiçbir yasal hakkı yoktu.
Ama ertesi gün onu sadece bir “hayır” ile göndermeye niyetli değildim.
O akşam avukatımızı aradım ve her şeyi anlattım.
Ertesi gün sabah saatlerinde babam tekrar kapıya geldi.
Bu kez yalnız değildi. Yanında yeni kız arkadaşı da vardı. Kadın evin kapısında durup içeriye küçümseyerek bakıyordu.
Babam kendinden emin bir şekilde içeri girdi.
“Evrakları hazırladın mı?” dedi.
Gülümsedim ve masanın üzerine bir dosya bıraktım.
Dosyada annemin yaptığı devir belgeleri, mahkeme kararları ve avukatın hazırladığı resmi evraklar vardı.
Babam sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişmeye başladı. Kaşları çatıldı, rengi soldu.
“Bu da ne?” diye mırıldandı.
Sakin bir sesle cevap verdim.
“Bu ev artık sana ait değil. Annem yıllar önce evi benim üzerime devretti. Ayrıca mahkeme kardeşlerimin velayetini bana verdi. Yani bizi ne evden çıkarabilirsin ne de tehdit edebilirsin.”
Tam o sırada kapı tekrar açıldı.
İçeri avukatımız girdi.
Babama hukuki durumu net bir şekilde açıkladı. Eğer bizi rahatsız etmeye devam ederse uzaklaştırma kararı çıkarılabileceğini söyledi.
Babamın yüzündeki kendinden emin ifade tamamen kayboldu.
Yanındaki kadın huzursuzca geri çekildi.
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra babam hiçbir şey söylemeden dosyayı masaya bıraktı ve kapıya yöneldi.
O gün onu son görüşümüz oldu.
Kapı kapandığında ev yine sessizleşti.
Ama bu kez o sessizlik korku değil, huzur taşıyordu.
Mutfağa döndüm.
Küçük kız kardeşlerim merakla bana bakıyordu.
Gülümsedim ve tavaya yeni bir krep döktüm.
O an anladım ki aile kan bağıyla değil, birlikte verilen mücadeleyle kuruluyordu.
Ve biz altı kız kardeş, artık kimsenin bizi yıkamayacağı kadar güçlüydük.