48 yaşında bekar bir anneyim. Hayatım çoğu gün tek bir şeyden ibaret: ayakta kalmaya çalışmak. Sabah erken kalkarım, çocukları okula hazırlarım, işe giderim, akşam eve dönünce ödev, yemek, çamaşır… Günler birbirinin aynısı gibi akar. Yorucu ama alıştım. Çünkü başka seçeneğim yok.
O gün de sıradan bir gündü. İş çıkışı mahalledeki markete uğradım. Liste kısa ama gerekliydi: süt, mısır gevreği, makarna ve çocuklar için birkaç atıştırmalık. Arabayı park ettim, hızlıca içeri girdim. Aklım evde beni bekleyen işlerdeydi. Pastanenin önünden geçerken gözüm bir sahneye takıldı. Pasta tezgâhının önünde bir kadın duruyordu. Üzerinde eski ama temiz bir mont vardı. Çantasını iki eliyle tutuyordu, sanki o çanta onu ayakta tutan tek şeymiş gibi. Yanında küçük bir çocuk vardı. En fazla altı ya da yedi yaşında. Elinde bir paket doğum günü mumu tutuyordu.
Kadın tezgâha yaklaşıp sade bir çikolatalı pastayı gösterdi. “Sadece şu,” dedi utangaç bir sesle. “Çok süslü bir şey olmasına gerek yok.” Kasiyer pastayı kasadan geçirdi. Kadın kartını uzattı. Makine bipledi. Reddedildi. Kadın bir an durdu, sanki nefesi kesilmiş gibiydi. Sonra tekrar denedi. Tekrar reddedildi. “Özür dilerim,” dedi neredeyse fısıldayarak. “Yeterli para olduğunu sanmıştım.” Küçük çocuk annesinin kolunu çekti. “Boş ver anne,” dedi sessizce. “Pasta olmasa da olur.” Ama sesindeki hayal kırıklığı saklanamıyordu.
O an içimde bir şey sızladı. Çünkü o sahneyi daha önce yaşamıştım. Yıllar önce kızımın doğum gününde benim de kartım reddedilmişti. Kasadaki sessizlik, insanların bakışları… ve içimdeki utanç. Ben öne çıktım. “Ben öderim,” dedim. Kadın şaşkınlıkla bana baktı. “Hayır, gerçekten gerek yok—” “Biliyorum,” dedim gülümseyerek. “Ama ben istiyorum.” Kasiyere dönüp pastayı ödedim. Yaklaşık 700 TL tuttu. Kadın gözleri dolu dolu teşekkür etti. “Bunu unutmayacağım,” dedi. Küçük çocuk pastayı kucaklayınca yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. O an içim ısındı. Sonra alışverişimi tamamlayıp eve döndüm.
Akşam yemeğinde olanları kız kardeşim Merve’ye anlattım. Merve birkaç yıldır bizimle yaşıyordu. Benden beş yaş küçük ama çoğu zaman benim en büyük desteğim olmuştu. “Hatırlıyor musun?” dedim. “Bir keresinde benim kartım da reddedilmişti.” Merve hemen güldü. “Unutur muyum? Sen paniklemişken ben kasaya atlamıştım.” “İşte bugün ben de aynı şeyi yaptım,” dedim. “Sanırım senin bana yaptığını başkasına aktardım.” Merve başını salladı. “İyilik böyle yayılır zaten.” Konu kapandı. Hayat devam etti.
Ta ki bir hafta sonrasına kadar. İşteydim. Bilgisayar başında rapor hazırlıyordum. Telefonum titredi. Arayan Merve’ydi. Açtım ama telefondan gelen şey normal bir ses değildi. Merve bağırıyordu. “BUNUN KİM OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUN?!” Kalbim bir anda hızlandı. “Merve? Sakin ol. Ne oldu?” “Bir yere otur,” dedi nefesi kesilmiş gibi. Ben zaten sandalyedeydim ama yine de içimden bir ürperti geçti. “Şimdi söyle.” “Geçen hafta pasta aldığın kadını hatırlıyor musun?” “Evet.” “Onu gördüm.” “Market mi yine?” “Hayır.” Sesi titriyordu. “Televizyonda.”
Bir an sustum. “Ne demek istiyorsun?” Merve hızlı hızlı konuşmaya başladı. “Sabah haberleri açıktı. Yerel bir haber vardı. Bir kadın… bir çocuk… bir trafik kazası…” Kalbim göğsüme vuruyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...