
"Selim?" Sesim bir fısıltıdan öteye geçemedi. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Bu bir rüya mıydı? O kaplıcada uyuyakaldım ve tüm bunlar zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyun muydu?
Adam bir adım öne çıktı. Işık yüzüne vurduğunda nefesimi tuttum. Aynı gözler, aynı çene yapısı, aynı hafifçe öne eğik duruş... Ama bir şeyler farklıydı. Selim’in gözlerindeki o yorgun ama şefkatli bakışın yerinde, daha genç, daha toy ama derin bir suçluluk barındıran bir ifade vardı.
"Hayır Elif," dedi Nuran Hanım, sesi hıçkırıklarla kesilerek. Yere, yanıma çöktü ve elimi sıkıca tuttu. "O Selim değil. O... Kerem."
Kerem mi? Selim’in yıllardır adını bile anmadığı, Almanya’ya gidip bir daha izini kaybettiren o hayırsız kardeşi Kerem mi?
Adam, yani Kerem, mahcup bir şekilde başını eğdi. "Yenge..." Sesi, Selim’in sesinin aynısıydı. Az önce mutfaktan duyduğum, "Çocuklar uyudu mu?" diyen o ton. Demek ki Selim’i değil, annesine soru soran bu adamı duymuştum. Beynim, o anın şokuyla sesleri birbirine karıştırmıştı. Ve o koku... Selim'in parfümü. Kardeşlerin aynı kokuyu kullanması ne acı bir tesadüftü.
"Ne işin var senin burada?" diye bağırdım, hayal kırıklığı ve öfkenin karışımıyla. Selim'i bir kez daha kaybetmiş gibi hissediyordum. "Bunca yıl sonra, abin öldükten sonra mı aklına geldik?"
Kerem cevap veremedi, gözleri doldu. Nuran Hanım araya girdi, sesi artık daha netti. "Onu ben çağırdım Elif. Mecburdum."
Ayağa kalktım, bacaklarım hâlâ titriyordu ama öfkem beni ayakta tutuyordu. "Bu ev... Bu eşyalar... Nuran Anne, neler oluyor? Benim aklımı mı kaçırtmak istiyorsunuz?"
Nuran Hanım, Kerem'e bir işaret yaptı. Kerem, salonun köşesindeki o yeni, gösterişli kütüphanenin çekmecelerinden birine yöneldi ve oradan kalın, sararmış bir zarf çıkardı. Getirip titreyen ellerime tutuşturdu.
"Bu, Selim'in emaneti," dedi Kerem, sesi çatallaşarak. "Abim... Abim hepimizi utandırdı yenge."
Zarfı açtım. İçinden banka dekontları, bir hayat sigortası poliçesi ve Selim'in el yazısıyla yazılmış bir mektup çıktı. Tarihler, kazadan sadece bir hafta öncesini gösteriyordu.
Nuran Hanım, yaşlı gözlerle anlatmaya başladı: "Kazadan sonra... Eşyalarını toplarken buldum bunları. Kimseye söylememiş, bana bile. Yıllardır o ek mesailerden kazandığı her kuruşu, sizin için biriktiriyormuş. 'Evi yaptıracağım anne, Elif o rutubetin içinde çürüyor, çocukların odası kışın buz kesiyor, içim dayanmıyor' yazmış günlüğüne."
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken mektubu okumaya çalıştım. Selim'in o aceleci, karmaşık el yazısı: “Elif’im, bu ev sana ve çocuklara layık değil. Biliyorum çok yoruluyorsun, ben de yoruluyorum ama az kaldı. Bu sigorta işini hallettim, birikmiş de biraz var. Yakında ustaları sokacağız eve. Sen saraylara layıksın. Sabret bir tanem.”
Hıçkırıklara boğuldum. O yorgun gecelerin, o uykusuzluğun sebebi sadece borçlar değilmiş. Bizim için, bu çatının altındaki geleceğimiz içinmiş.
"Ben bu parayı bulunca ne yapacağımı bilemedim," diye devam etti Nuran Hanım. "Sana söylesem, gurur yapardın, harcamazdın. Sonra sen hastalanınca... Anladım ki Selim’in vasiyetini yerine getirmenin tam zamanı. Kerem'i aradım. Abisine olan borcunu ödemesi için bir fırsat verdim ona. Geldi, sağ olsun. Üç hafta boyunca gece gündüz demeden, başında durdu ustaların. Abisinin hayalini kurduğu her detayı tek tek yaptırdı."
Başımı kaldırıp etrafıma tekrar baktım. Bu sefer korkuyla değil, hayranlıkla ve derin bir minnetle. Yeni boyanmış duvarların pürüzsüzlüğüne, pencerelerden sızan hava akımını kesen sağlam doğramalara, çocukların odasına giden koridordaki yumuşak halıya...
Yavaş adımlarla o muhteşem kütüphaneye doğru yürüdüm. Selim kitap okumayı çok severdi ama hiç doğru düzgün bir okuma köşesi olmamıştı. Şimdi, tavana kadar uzanan raflar kitaplarla doluydu. Elimi cilalı ahşabın üzerinde gezdirdim. Sanki Selim'in ruhu bu evin her köşesine sinmişti. O geri dönmemişti belki ama bizi korumaya, bizi sarmalamaya devam ediyordu.
Kerem yanıma geldi, elinde Selim'in eski, yıpranmış bir fotoğraf çerçevesi vardı. İçinde dördümüzün, Zeynep daha bebekken çekilmiş, mutlu bir fotoğrafı duruyordu. Çerçeveyi yeni kütüphanenin en güzel rafına, tam ortaya yerleştirdi.
"Abim burayı çok severdi," dedi Kerem, abisine olan benzerliğinin verdiği acı ve huzur karışımı bir ifadeyle. "Artık huzur içinde uyuyabilir."
Derin bir nefes aldım. İçimdeki o ağır, ezici keder taşı yerini daha yumuşak, daha kabullenici bir hüzne bırakmıştı. Evet, Selim yoktu. Kapıdan içeri giren o değildi. Ama bize bıraktığı bu yuva, onun sevgisinin somut bir kanıtıydı.
Çocukların odasına doğru yürürken, Nuran Hanım’ın haklı olduğunu düşündüm. Dinlenmem gerekiyordu, çünkü artık sadece ayakta durmak değil, bu güzel yuvada çocuklarımla birlikte, Selim'in anısıyla yaşamak zorundaydım. O gece, aylar sonra ilk kez, rutubet kokusu olmadan, kocamın hayallerinin sıcaklığında uyudum.