
O gece, sırf oyalanmak için bebek kıyafetlerini onuncu kez yeniden katlıyordum. O sırada telefonum titredi; arayan Murat’tı. "Canım panik yapma ama akşam bizimkiler geliyor. Önemli bir derbi maçı var, dışarıda gürültülü bir yere gitmek istemedim, burada izleyeceğiz," dedi sesi gereğinden fazla neşeli gelerek.
Saat gece dokuz olmuştu. "Murat, biliyorsun erken yatmam lazım. Ya bir şey olursa? Hastaneye gitmem gerekebilir," dedim. Yine o geçiştirici kahkahasıyla, "Rahat ol, salonda oturacağız, ruhun bile duymaz. Bebek doğunca ne zaman fırsatım olacak ki?" dedi. İçgüdülerim "hayır" diyordu ama tartışacak mecalim yoktu. Kabul ettim ve odama çekildim. Battaniyeyi üzerime çekip bebeğin tekmelerini hissederken uyuyakalmışım.
Sonra omzumda bir el hissettim. "Uyan... Hadi uyan." Murat’tı. Sesi buz gibiydi. Koridorun ışığı odaya vuruyor, yüzündeki o gergin ifadeyi ortaya çıkarıyordu. "Ne oldu? Bir şey mi var?" diye fırladım yerimden. Murat odanın içinde volta atıyor, parmaklarını huzursuzca çıtlatıyordu.
"Az önce arkadaşların söyledikleri bir şey beni düşündürdü," dedi. Hâlâ yarı uykulu bir halde, "Neyi?" diye sordum. Durdu ve gözlerimin içine bakarak: "Bebek hakkında... Onun gerçekten benden olduğundan emin olmak istiyorum."
O an dünya başıma yıkıldı. "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye bağırdım. Sesi daha da yükseldi: "Bak, geçen yıl çok stresliydin ve ben de iş seyahatleri yüzünden çok uzaktaydım. Sadece içimin rahat etmesini istiyorum. Doğumdan önce DNA testi yaptıracağız."
Gözlerimden yaşlar süzülürken ona inanamayarak baktım. "35 haftadır bu bebeğin her ultrasonda elini tuttun Murat. Odasını beraber kurduk! Beni aldatmakla mı suçluyorsun?" dedim. Kollarını kavuşturup "Saklayacak bir şeyin yoksa neden bu kadar tepki veriyorsun?" dedi. Sözleri yüreğime bıçak gibi saplandı. O, ayağımı ovan, bana aşeren yemekleri bulup getiren adam gitmiş, yerine bir yabancı gelmişti.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı ve salonda arkadaşlarının kahkahalarına karıştı. O gece sessizce ağladım. Murat nihayet içeri girdiğinde ona son kez sordum: "Bana güvenmiyorsan neden buradasın?" Omuz silkti: "Ben sadece gerçeği bilmek istiyorum."
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. "Eğer bu bebeğin senin olmadığını düşünecek kadar benden uzaksan, o zaman hiç beraber olmamalıyız. Yarın boşanma davası açıyorum," dedim. Bir özür, bir pişmanlık bekledim ama o sadece "Ne istersen onu yap, artık fark etmez," diye mırıldanıp arkasını döndü.
Sabah olduğunda kararım kesindi. O işe gittikten sonra titreyen ellerimle ablam Selin’i aradım. "Artık dayanamıyorum, onu terk ediyorum," diye hıçkırdım. Ablamın sesi kaya gibi sağlamdı: "Hemen eşyalarını topla, bize geliyorsun."
Hastane çantamı, ultrason resimlerini ve birkaç kıyafetimi aldım. Mutfak masasına alyansımı bıraktım. Yanına da kısa bir not iliştirdim: "Murat, umarım bir gün neyi kaybettiğini anlarsın. Boşanma davası açıyorum. Bebek dışında sakın beni arama. — Hande."
Üç hafta ablamda kaldım. Çok ağladım, kabuslar gördüm ama ablamın ve yeğenlerimin desteğiyle ayakta durdum. Ve o yağmurlu salı sabahı, sancılarla hastaneye gittik. Saatler süren bir mücadelenin ardından kucağıma minicik, mucizevi bir bebek bıraktılar. Adını, annemin bahçesindeki en sevdiği çiçek olan Zambak koydum. Gözleri masmaviydi; tıpkı Murat’ınkiler gibi... Ama artık bunun bir önemi yoktu.
Doğumdan üç gün sonra hastane odamda Nil’i (Zambak'ı) emzirirken kapı çalındı. Gelen Murat’tı. Dağınık saçları, çökmüş gözleriyle karşımda duruyordu. "İçeri girebilir miyim?" diye fısıldadı. Gözleri bebeğe kilitlenmişti. İçimde ne öfke kalmıştı ne de sevgi; sadece derin bir boşluk...