
3 ZENGİN GENÇ KIZ, SADE GİYİMLİ ENGELLİ KADINLA DALGA GEÇTİ… AMA BİNA ÖNÜNDE DURAN ROLLS-ROYCE HER ŞEYİ ALTÜST ETTİ
52 yaşındaki Meral, beş yıl önce geçirdiği talihsiz kazadan sonra hayatın gerçek yüzünü çok acı bir şekilde öğrenmişti. Yürümesini zorlaştıran engeline rağmen hayata küsmedi; tam tersine, insanları tanımak için kendince bir yöntem geliştirdi.
Artık bilinçli olarak sade giyiniyor, gösterişten uzak duruyor, maddi gücünü asla belli etmiyordu. Çünkü yıllar içinde şunu fark etmişti:
İnsanların gerçek karakteri, karşılarındakini “değersiz” sandıkları anda ortaya çıkıyordu.
O sabah Meral, İstanbul’un en prestijli iş merkezlerinden birinin girişinde duruyordu. Üzerinde sade, açık renkli bir elbise vardı. Ne pahalı bir çanta ne de dikkat çeken bir aksesuar taşıyordu. Sadece bileğindeki zarif saat, dikkatli gözlerin fark edebileceği tek detaydı.
Tam bu sırada, binaya doğru yürüyen üç genç kadın Meral’i fark etti.
Buse, Ceren ve İlayda…
Markalı kıyafetleri, yüksek topukları ve pahalı çantalarıyla kendilerinden fazlasıyla emindiler.
Bakışlar başladı. Ardından fısıltılar…
“Şuna bak, buraya mı gelmiş?” diye alay etti Buse.
“Kesin bir iş için değil, yardım falan istemeye gelmiştir,” dedi Ceren.
İlayda ise küçümseyici bir gülümsemeyle, “Üstündekine bakılırsa düzgün bir kıyafet alacak parası bile yok,” diye ekledi.
Kahkahalar bastırılmaya çalışıldı ama Meral her şeyi net bir şekilde duyuyordu.
Daha da ileri gittiler.
“Engelli servisini bekliyordur,” dediler.
“Bu binaya girmesi bile tuhaf,” diye fısıldaştılar.
Meral başını kaldırıp onlara bakmadı bile. Ne tartıştı ne de kendini savundu.
Sadece derin bir nefes aldı.
Bu da bir testti… ve sonuçları birazdan ortaya çıkacaktı.
O anda sokakta yankılanan güçlü ama asil bir motor sesi, ortamın havasını tamamen değiştirdi.
Herkes refleksle başını çevirdi.
Simsiyah, kusursuz bir Rolls-Royce, ağır ağır köşeden dönerek binanın önünde durdu.
Araç öyle sakindi ki, adeta süzülüyordu.
Üç genç kadın bir anda sustu.
Az önceki kahkahalar yerini şaşkın bakışlara bıraktı.
“Vay canına…” diye mırıldandı biri.
“Bu araba kimin?” diye fısıldadı diğeri.
Ama asıl şok, arabanın neden durduğunu anladıkları anda yaşanacaktı.
Çünkü Rolls-Royce’un gelişi tesadüf değildi.
Ve o araç, onların sandığı gibi başka biri için gelmemişti…
Rolls-Royce’un motoru sustuğunda, girişteki hava bir anda değişti. Az önce kahkahalarla fısıldaşan üç genç kadın, sanki bir düğmeye basılmış gibi sessizliğe gömüldü. Hepsinin bakışları aynı yere kilitlenmişti: Aracın arka kapısı…
Şoför, koyu lacivert takım elbisesiyle indi. Önce etrafa hızlıca göz gezdirdi; güvenlik refleksiyle değil, “her şey hazır mı?” kontrolü yapar gibi. Ardından ağır adımlarla arka kapıya geçti ve neredeyse tören ciddiyetinde kapıyı açtı.
İçeriden ilk görünen, parlak metal bir bastonun ucu oldu.
Sonra… Meral’in yüzü.
Buse, Ceren ve İlayda aynı anda nefesini tuttu. Çünkü az önce alay ettikleri “sade giyimli engelli kadın”, şu an dünyanın en pahalı arabalarından birinden iniyordu. Üstelik öyle aceleyle, telaşla değil… Sanki hayatı boyunca böyle inmiş gibi sakin ve kendinden emindi.
Meral ayağını yere bastığında, bastonunu dengeli şekilde yere koydu. Bir an durdu. Gözlerini kaldırdı ve iş merkezinin cam kapılarına yansıyan görüntüsüne baktı. Sade elbisesi hâlâ sade bir elbiseydi; ama duruşu, yüzündeki ifade, o dingin özgüven… Bu görüntü, pahalı marka logolarından çok daha güçlüydü.
Genç kadınlar, istemsizce bir adım geri çekildi. Buse’nin dudağı titredi; Ceren çantasını daha sıkı kavradı; İlayda ise başını hafifçe yana eğip “yanlış mı görüyorum?” der gibi gözlerini kıstı.
Meral’in şoförü, hemen yanında durdu. “Hanımefendi, toplantı salonu hazır. Asansör rezerve edildi,” dedi.
O an Meral, sanki her şeyi duymazdan gelir gibi bir adım attı. Ama tam gençlerin hizasına geldiğinde… durdu.
Kafasını yavaşça çevirdi.
Bakışlarını tek tek üzerlerinde gezdirdi.
Bir saniye… iki saniye… üç saniye…
O bakışlar bağırmıyordu. Suçlamıyordu. Ama insanın içini titreten bir tarafı vardı. Sanki “Siz beni sandığınızdan daha iyi tanımıyorsunuz” diyordu.
Buse yutkundu. “Şey… hanımefendi… biz…” diye bir şeyler mırıldandı, ama cümlesi tamamlanamadı.
Meral, ilk defa konuştu. Sesi alçaktı, fakat her hecesi netti.
“Az önce söylediklerinizin hepsini duydum,” dedi.
Ceren’in yüzü kızardı. İlayda’nın gözleri yere kaydı. Buse, panikle gülümsemeye çalıştı; ama o gülümseme, yüzünde yarım kalan bir maske gibi asılı kaldı devamı sonrki syfda...