
Alaycı bir gülümseme attı.
“Beni mahkemeye gitmek zorunda bırakma.”
“Dene bakalım.”
Kapı arkasından kapandı ve yıllar sonra ilk kez içime korku düştü. Onların parası vardı, bağlantıları vardı, zamanı vardı. Benimse sadece bu evim ve kendim vardım.
Sonraki günler zordu. Avukat görüşmeleri, uykusuz geceler, tren garlarında ve inşaatlarda geçen günlerin anıları… Ama bu iç mücadele uzadıkça bir şeyi daha net anladım: Artık o sırt çantalı on sekiz yaşındaki çocuk değildim.
Dava gerçekten açıldı. Kardeşim evin “aile desteğiyle” yapıldığını, kendisine yardım sözü verildiğini, annemin para koyduğunu iddia etti. Hepsi yalandı. Faturalarım vardı, sözleşmelerim vardı, banka dekontlarım vardı. Kazandığım her kuruş belliydi.
Mahkemede annem ağladı. Haksızlıktan, “ailenin paylaşması gerektiğinden” bahsetti. Sıra bana geldiğinde bağırmadım. Yıllar önceki o akşamı anlattım. Banklarda uyuduğumu, günde on iki saat çalıştığımı. Kimsenin bana el uzatmadığını.
Hakim uzun süre evraklara baktı. Karar kısa ve netti: Ev tamamen bana aitti. Dosya kapandı.
Duruşmadan sonra kardeşim yanımdan tek kelime etmeden geçti. Annem bir an durdu.
“Bunu başka türlü halledebilirdik,” dedi sessizce.
“Evet,” dedim. “Yedi yıl önce.”
Arkamı döndüm ve çıktım. Eve dönerken daha önce hiç hissetmediğim bir duygu vardı içimde. Ne intikamdı ne zafer. Sadece huzurdu.
Akşam terasta oturdum. Güneş ormanın arkasında kayboluyordu, kendi ellerimle diktiğim genç ağaçları rüzgâr sallıyordu. İlk kez gerçekten evimde olduğumu hissettim. Ve artık kimsenin beni buradan kovamayacağını.