
25 yaşındaydım, sonunda kendi evimin son duvarını diktiğimde. Küçük, sade ama benimdi. Her bir tuğla alın teriyle ödenmişti, ellerimdeki her çizik boşuna değildi. Ev partisi bir kutlama olacaktı – yedi yıl önce annemin apartmanının önündeki o yağmurlu kaldırımda başlayan bir dönemin kapanışı.
Misafirler gülüyordu, biri şarap dolduruyordu, bir başkası terastan manzaraya bakıyordu. Tam o sırada annem beni kenara çekti. Parfümünü hatırlıyorum – eskisiyle aynıydı – ve konuşma tonu sanki daha dün ayrılmışız gibiydi.
“Evladım,” dedi yumuşak bir sesle, “bu evi kardeşine ver. Sana bizde bir oda yeter.”
Bir an şaka yaptığını sandım. Ama gözlerinde zerre kadar alay yoktu. Sadece beklenti vardı.
Herhalde yedi yıl önce beni sokağa attığını unutmuştu. Sırt çantamla kapının önünde durduğumu, bana bile bakmadan “Madem gidiyorsun, bir daha dönme” dediğini. Gitmemiştim. Atılmıştım. Çünkü onun yeni kocası beni kendi çocuklarının yanında istemiyordu.
“Kusura bakma ama hayır,” dedim yüksek sesle, kendimi tutamadan. “Bu ev benim. Kimseye vermem.”
Sohbetler bir anda kesildi. Biri boğazını temizledi. Odada bir uğultu dolaştı ama umurumda değildi. Misafirler yavaş yavaş dağılmaya başladı. Sonunda yalnız kaldık.
“Ne kadar bencilsin!” diye tısladı annem. “Kardeşin aile kuruyor, sen tek başına yaşıyorsun!”
“Tek başıma mı?” diye kısa bir kahkaha attım. “Sizinle olduğum zamandan çok daha mutluyum.”
Kapıyı öyle bir çarptı ki camlar titredi. Sessizlikte, kendi evimde kaldım. Ama bunun son olmadığını biliyordum.
Bir hafta sonra kardeşim geldi. Uzun boylu, bakımlı, pahalı bir paltoyla. Ayakkabılarını bile çıkarmadı.
“Bu eve ihtiyacım var,” dedi lafı dolandırmadan. “Sen başardıysan, bir daha da başarırsın.”
Ona baktım. Hayatım boyunca sahip olmadığım her şey onda vardı: destek, para, güvence. O hep bir şekilde ayakta kalırdı.
“Ciddi misin?” dedim.
Omuz silkti.
“Annem haklı. Kağıtları imzala, seni bir daha rahatsız etmeyelim.”
“Defol,” dedim sakin bir sesle.Devamı sonrki syfada..