
Hiç soru sormadı. Çünkü beni tanırdı. “Tamam,” dedi sadece.
Yeni yıl için hazırlanan o evde, çocuklarım televizyonun sesini açmış, kahkahalarla geri sayım yapıyordu belki. Ben ise sokakta, kendi sessiz geri sayımımı yapıyordum.
On…
Dokuz…
Kapıdan atıldığım an kırılan bir şey vardı içimde. Ama o kırık, beni güçlendirdi.
Sekiz…
Yedi…
Bir anne her şeyi affeder derler. Yalan. Bir anne her şeyi taşır ama her yükün bir sınırı vardır.
Altı…
Beş…
Telefonum titredi. Mesaj geldi. Avukattan. “İşlem başlatıldı.”
Dört…
Üç…
O ev artık sadece bir bina değildi. İçinde beni yok sayan herkesin aynasıydı.
İki…
Bir…
Havai fişekler patladı. Gökyüzü renklerle doldu. İnsanlar bağırdı. Ben gözlerimi kapattım.
Yeni yıla girdiğimiz anda, çocuklarımın evine icra bildirimi düştü.
Ben bunu onların yüzüne vurmadım. Kapılarına dayanmadım. Soğukta bekledim. Çünkü annelik bazen sessiz kalmaktır.
Bir süre sonra telefonum çaldı.
Açmadım.
Sonra bir daha.
Açmadım.
Üçüncüde açtım.
“Anne?” dedi büyük oğlumun sesi. Titriyordu.
“Buyur,” dedim. Sakin.
“Bu ne demek?”
“Bu,” dedim, “benim sustuğum yılların karşılığı.”
Sessizlik oldu.
“Anne… biz bilmiyorduk.”
“Bilmenize gerek yoktu,” dedim. “Saygı bilmeniz yeterdi.”
O gece dışarıda kaldım. Bilerek. Bir bankta oturdum. Karın altında. İçim üşümüyordu artık.
Çünkü ilk defa, bir anne olarak değil, bir kadın olarak nefes alıyordum.
Sabah olduğunda güneş karların üstünden doğdu. Ben ayağa kalktım. Pardösümü düzelttim. Artık gidecek bir yerim vardı.
O ev mi?
O ev onların değil, benim emeğimin hatırasıydı.
Ve ben, kendi hayatımın tapusunu nihayet elime almıştım.