“Amca,” dedi nazikçe, “bir oyuncak almak ister misiniz?”
Adamın yüzünde garip bir ifade belirdi. Sanki boğazına bir şey düğümlenmişti. Sonra alçak sesle, “Tatlım,” dedi, “oyuncaklar çok güzel ama ben aslında anneni arıyorum. Onu 10 yıldır arıyorum. Mümkünse çağırır mısın?”
Bacaklarım bir an boşaldı. Kalbim öyle sert çarpmaya başladı ki bunu ikisi de duyacak sandım. Adam başını kaldırıp etrafa bakarken yüzünü daha net gördüm. O anda geçmişin içime gömdüğüm kapıları ardına kadar açıldı.
“Olmaz...” diye fısıldadım. Sonra sesim yükseldi. “Allah’ım… bu olamaz!”
Adam bir adım geri çekildi. Ece şaşkınlıkla bana baktı. Ben ise gözlerimi ondan alamıyordum. Yıllar önce eşimin cenazesinde gördüğüm o yüzdü bu. Sadece o gün birkaç dakika konuşmuştuk. Eşimin küçük kardeşi Emre. Aile içinde çıkan büyük bir kavga yüzünden yıllar önce kopmuş, herkes tarafından uzaklaştırılmış, sonra da tamamen kaybolmuştu. Eşim öldüğünde yurt dışında olduğu söylenmişti. Bana ulaşmaya çalıştığını iddia edenler olmuştu ama o karmaşada hiçbir şey net değildi. Sonra zaman geçti, acı büyüdü ve ben her şeyi geride bıraktım sanmıştım.
“Sen…” dedim, sesim titreyerek. “Emre misin?”
Adam başını eğdi. “Evet,” dedi. “Geç kaldım, biliyorum. Hem de çok geç.”
Ece gözlerini bir benden bir ondan kaçırıyordu. “Anne, bu amca kim?” diye sordu.
Boğazım düğümlendi. “Babanın kardeşi,” diyebildim sonunda.
Ece’nin yüzünde şaşkınlıkla merak birbirine karıştı. Emre cebinden eski, yıpranmış bir zarf çıkardı. “Bunu yıllardır taşıyorum,” dedi. “Ağabeyim ölmeden kısa süre önce bana yazmıştı. Ama mektup bana çok geç ulaştı. Döndüğümde cenaze olmuştu, ev taşınmıştı, iziniz kaybolmuştu. Seni bulamadım. Sonra bir arkadaşım birkaç hafta önce bu mahallede el işi oyuncak satan küçük bir kızdan söz etti. İçime doğdu. Geldim.”
Elim titreyerek zarfı aldım. Üzerinde eşimin el yazısı vardı. O an dünya sustu. Zarfı açtığımda içinden kısa bir mektup çıktı. Eşim, kardeşiyle barışmak istediğini yazmıştı. Bana ve Ece’ye bir şey olursa Emre’nin bizi bulmasını, ne olursa olsun aileden geriye kalan tek bağın kopmamasını istemişti.
Gözyaşlarım durmadan aktı. Yıllardır yalnız yürüdüğümü sanmıştım. Oysa geçmiş, biz fark etmeden peşimizden gelmişti. Emre sessizce bekledi. Sonra Ece’nin masasına baktı, cüzdanını çıkardı ve masadaki bütün oyuncakları satın aldı. Ama mesele para değildi. O an anladım ki bazen kapımıza gelen şey bir yabancı değil, yıllardır gecikmiş bir cevaptır.
O akşam ilk kez üç kişi aynı sofraya oturduk. Ece heyecanla konuşuyor, Emre onu dinlerken gözleri doluyordu. Ben yorgundum, hastaydım, korkuyordum; ama uzun zamandır ilk kez geleceği düşününce içimde yalnızca karanlık hissetmiyordum. Hayat bazı şeyleri acımasızca alıyordu, evet. Ama bazen tam gücün tükendiğini sandığın anda, sana devam edebilmen için bir el de uzatıyordu. Ve ben o gece şunu anladım: Umut bazen kapıyı çalmaz, motor sesiyle gelir.