Fatih’teki Kayınvalidem ‘El Alem Ne Der’ Diye Kızımın Saçlarını Doğradı! Kına Gecesinde Ona Öyle Bir Sürpriz Yaptım Ki…

İstanbul, Fatih’in o dar ve hareketli sokaklarında sıradan bir sabahtı. Eczanedeki mesaime yetişmek için telaşla hazırlanıyordum. Sekiz yaşındaki kızım Elif, geceyi bademcik şişmesi ve ateşle geçirmişti. Sabah uyandığında bitkin haldeydi. Eşim Murat, kahvaltı yaparken durumu alt katımızda oturan annesi Muazzez Hanım’a söylemişti. Muazzez Hanım, mahallenin en dedikoducu, en geleneksel ve ‘el alem ne der’ korkusuyla yaşayan, her şeye burnunu sokan tipik bir kayınvalideydi. Yıllardır altın günlerine gitmekten ya da ‘dizilerim başlıyor’ bahanesiyle Elif’e yarım saat bile bakmayan bu kadın, birdenbire ‘Siz gidin, torunuma ben bakarım’ deyiverdi.
Bu ani şefkat gösterisi beynimde ziller çaldırmalıydı, bu benim ilk uyarım olmalıydı. Ama eczanede o gün kalfa izinliydi ve tek başıma dükkanı açmak zorundaydım. Çaresizce kabul ettim. Elif’in o sırma gibi, beline kadar inen saçlarını iki yandan ördüm, ateş düşürücüsünü tembihleyip Muazzez Hanım’a emanet ettim. Saat öğlen bire geliyordu. Eczanenin en yoğun anında telefonum çaldı. Ekranda ev numarasını görünce içim cız etti. Telefonu açtığımda Elif’in o çaresiz, yırtınarak ağlayan sesini duydum.
‘Anne nolur eve gel! Babaannem beni kandırdı! Anne kurtar beni!’ diye bağırıyordu. Kalbim duracak gibi oldu. Kasayı dükkan komşuma emanet edip Fatih’in yokuşlarından eve nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Merdivenleri üçer beşer çıkıp kapıyı alacaklı gibi çaldım. İçeri girdiğimde salonda gördüğüm manzara karşısında kanım dondu. Muazzez Hanım, elinde fırçayla halının üzerindeki saçları topluyordu. Halının üzeri simsiyah, sırma gibi uzun saçlarla doluydu. Benim güzel kızımın saçlarıyla…
‘Geldin mi Zeynep, iyi oldu,’ dedi hiç utanmadan. ‘Elif’in saçları çok dağınıktı, bitlenecek bu çocuk diye diye dilimde tüy bitti. Kestim, mis gibi oldu.’ Banyoya koştuğumda Elif aynanın karşısında yere çökmüş, kafasını tutarak hıçkırıyordu. Saçları küt bile değil, erkek tıraşı gibi makas izleriyle dolu, yamuk yumuk, yolunmuş bir tavuk gibi kesilmişti. ‘Anne, saçlarımı tarayacağım deyip bağladı, sonra arkamdan makasla kesti!’ diye feryat etti kızım.
Muazzez Hanım arkamdan gelip ellerini beline koydu. ‘Ne ağlıyorsunuz be? Haftaya Kapalıçarşı’nın en zengin kuyumcularından Rıza Bey’le evleniyorum, ikinci baharımı yaşayacağım. Düğünde bütün Fatih eşrafı, Rıza’nın akrabaları orada olacak. Torunum ortalıkta o süpürge gibi saçlarla dolaşıp bana laf mı getirsin? Tertemiz yaptım işte!’ dedi. Kendi gösterişi ve kibri için sekiz yaşındaki bir çocuğun psikolojisini hiçe saymıştı. Bu, affedilemez bir sınırdı.
Elif’i kucaklayıp üst kata, kendi evimize çıkardım. Kapıyı kilitledim. Kızımın başını göğsüme bastırıp onu sakinleştirirken sessizce ağladım. Sonra aşağı inip yerdeki o saçların fotoğrafını çektim. Muazzez Hanım’a sadece baktım. Ne kavga ettim ne de beddua. Sadece ‘Tamam’ dedim. Suratında o iğrenç, ‘ben bilirim’ gülümsemesi belirdi. Ama Muazzez Hanım, o kibrinin altında nasıl ezileceğini, hayatının en unutulmaz dersini almak üzere olduğunu bilmiyordu.
Akşam Murat eve geldiğinde durumu gördü ve beyninden vurulmuşa döndü. Annesini reddetme noktasına geldi ama onu durdurdum. ‘Murat, bırak o düğün olsun. Ben yapacağımı biliyorum’ dedim. O gece memleketim Bursa’da yaşayan, mahallenin en dişli kadınlarından olan annem Hatice’yi aradım. Annem olayı duyunca derin bir nefes aldı. ‘Sen hiç merak etme kızım. O yılanın başını nasıl ezeceğimizi ben çok iyi biliyorum’ dedi ve planımızı devreye soktuk.
Düğünden iki gün önce, Muazzez Hanım’ın o çok önemsediği, bütün mahallenin davetli olduğu kına gecesi vardı. Annem Hatice, elinde özel işlemeli bir kaseyle kınaya geldi. Muazzez Hanım gösterişe bayılırdı. Annem mikrofonu alıp, ‘Dünürüme Bursa’dan padişah eşlerine sürülen, saçı gürleştirip parlatan, 40 otla bezenmiş has kına getirdim!’ diyerek bütün salonun önünde kınayı Muazzez’in kafasına yaktı. Muazzez Hanım havalara uçuyordu. Ancak o kına, annemin özel olarak hazırladığı, içine kimyasal tekstil boyası ve saç diplerini felç eden acı ceviz kabuğu suyu katılmış bir karışımdı.
Ertesi sabah düğün günü Muazzez Hanım saçını yıkadığında çığlıkları bütün Fatih’i inletti. Saçları kına kızılı değil, fosforlu, çiğ bir yeşile dönmüştü ve diplerden tutam tutam kopuyordu. Kuaförü ne boya tutturabildi ne de o yeşili kapatabildi. Saçları keçe gibi olduğu için taranmıyordu bile. Çaresizce kafasına devasa, iğrenç bir peruk takmak zorunda kaldı.
Düğün salonuna girdiğimizde Elif, özel bir kuaförde düzeltilmiş, taçlarla süslenmiş kısa saçları ve melekler gibi elbisesiyle herkesi büyüledi. Muazzez Hanım ise takı töreni sırasında sıcaktan terleyip peruğu kaydığında, alnından sızan o yeşil boyayla bütün Fatih eşrafına rezil oldu. Rıza Bey’in akrabaları şok içinde ona bakarken, o ‘el alem ne der’ korkusunun tam ortasına düşmüş, bir maskaraya dönüşmüştü. Yanına yaklaştım ve kulağına fısıldadım: ‘Elif’in kesilen saçları sana çok yakıştı Muazzez Hanım.’ O günden sonra utancından üç ay evden çıkamadı. Biz ise Elif’le her gün aynanın karşısında yeni saçlarına şekiller verip gülümsüyoruz.