Büyükannesi torununu doyurmak için karton satarken, annesi lüks hayatını sergiliyordu… ta ki polis kapıyı çalana kadar ve her şey yerle bir olana dek.
Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, eski kamyonların tozunu ve sabahın ilk ışıklarıyla açılan radyoların yankısını hâlâ taşıyan dar sokakların arasında, 72 yaşındaki Fatma Yılmaz yaşıyordu. Sırtı kamburlaşmış, elleri güneşten nasır tutmuştu. Her sabah, komşunun horozu ötüşünü bitirmeden o çoktan uyanmış olurdu. Evinde çalar saat yoktu; açlık ve sorumluluk onu yataktan kaldırmaya yetiyordu.
Fatma teyze paslanmış el arabasını iterek sokağa çıkardı. O arabayı artık yürüyemeyen yaşlı bir kâğıt toplayıcıdan devralmıştı. Karton, plastik şişe, ezilmiş teneke kutu… Geri dönüşüm merkezinde birkaç liraya satılabilecek ne bulursa toplardı. Bunu kendisi için yapmıyordu. Sekiz yaşındaki torunu Emir için yapıyordu. Büyük gözlü, sessiz bir çocuktu Emir. Büyükannesiyle aynı odada, yere serilmiş ince bir şiltenin üzerinde uyurdu.
Emir, Fatma teyzenin tek oğlu Murat’ın oğluydu. Murat üç yıl önce, yağmurlu bir gecede Eskişehir yolunda geçirdiği motosiklet kazasında hayatını kaybetmişti. O günden sonra Fatma teyzenin dünyası hem küçülmüş hem de ağırlaşmıştı. Emir’in annesi Elif ise hayatını yeniden kurmakta gecikmedi. İstanbul’a taşındı, çocuğu “bir süreliğine” babaanneye bıraktı. O süre kalıcı oldu.
Başlarda Elif biraz para gönderiyordu. Bazen 500 lira, bazen 1000 lira. Sonra o da kesildi. Ama kesilmeyen bir şey vardı: paylaşımlar.
Fatma teyzenin eski telefonunda, komşulardan biri arada sırada sosyal medyada dolaşan fotoğrafları ona gösterirdi; öfke ve acıma karışımı bir ifadeyle. Elif aynanın karşısında gülümsüyor, kolunda pahalı bir marka çanta. Nişantaşı’nda lüks bir restoranda kadeh kaldırırken çekilmiş fotoğraflar. Markalı saatler, ayakkabılar, tatiller… Altına da şu cümleler: “Hak eden alır”, “Hayallerim için çok çalışıyorum.”
Fatma teyze sosyal medyadan pek anlamazdı ama aradaki uçurumu görürdü. O kartonu kilosu 4-5 liradan satarken, gelini bir dizi sahnesini andıran bir hayatı sergiliyordu. Bu sırada Emir okula yamalı ayakkabılarla gidiyor, üç çocuğun elinden geçmiş bir sırt çantasını taşıyordu.
Yine de Fatma teyze şikâyet etmezdi. Emir’in yanında annesi hakkında tek kötü söz söylemezdi. Çocuk annesini sorduğunda sadece şunu derdi:
— Annen uzakta çalışıyor yavrum. Bir gün gelir.
Ama çocuklar, büyüklerin sustuğunu hisseder. Emir kâbuslar görmeye başladı. Rüyasında büyükannesinin yağmurda ıslanmış karton gibi eriyip kaybolduğunu görürdü. Yalnız kaldığını görürdü.
Bir salı öğleden sonra, geri dönüşüm merkezinden cebinde sadece 900 lirayla döndüğünde, Fatma teyze bir sürprizle karşılaştı. Evlerinin önünde bir polis aracı duruyordu. İki polis memuru, kapıyı endişeyle işaret eden komşu Hatice Hanım’la konuşuyordu.
Yaşlı kadının kalbi hızla atmaya başladı. Aklına en kötüsü geldi. Emir’e okulda bir şey mi olmuştu? Yoksa anlamadığı bir suçlamayla mı karşı karşıyaydı?
— Siz Fatma Yılmaz mısınız? —diye sordu polislerden biri, el arabasıyla yaklaşırken.
— Evet… benim —dedi başını eğerek.
— Size birkaç soru sormamız gerekiyor. İçeri geçebilir miyiz?
Ev küçüktü: iki oda, derme çatma bir mutfak ve bazen suyu kesilen bir banyo. Emir üniformaları görünce korkup büyükannesine sarıldı.
— Bir şey yok oğlum —diye fısıldadı Fatma teyze, ama kendisi de emin değildi.
Polisler oturdu. Bir dosya çıkardılar. Sakin konuşuyorlardı ama her kelime ağırdı.
— Elif Karaca isimli bir kadın hakkında soruşturma yürütüyoruz —dedi kıdemli memur—. Kendisi oğlunun yanında yaşadığını beyan etmiş. Ayrıca gelir durumuyla örtüşmeyen bazı beyanlarda bulunmuş.
Fatma teyze sanki yer ayağının altından kayıyormuş gibi hissetti.
— Çocuk benimle yaşıyor —dedi titrek bir sesle—. Yıllardır.
— Bunu biliyoruz —dedi diğer polis—. Zaten bu yüzden buradayız.
Meğer Elif hakkında isimsiz bir ihbar yapılmıştı. Lüks fotoğraflar yüzünden değil, daha ciddi bir nedenle. Devletin dar gelirli bekar annelere verdiği sosyal yardımları alıyordu. Bunun için sahte belgeler sunmuş, Emir’in kendisiyle yaşadığını ve tüm masraflarını tek başına karşıladığını beyan etmişti.
Oysa çocuk, dizleri ağrıdığı için uzun süre yürümekte zorlanan bir büyükannenin yanında büyüyordu.
— Çocuğun gerçek durumunu yerinde görmek zorundayız —diye devam etti memur—. Okula gidiyor mu, ihtiyaçları karşılanıyor mu, buna bakacağız.
Fatma teyze çekmeceden Emir’in okul belgelerini çıkardı. Karneler, kayıt makbuzları… Hepsi düzenliydi, mütevazı ama tertipli. Emir başarılı bir öğrenciydi. Öğretmeni davranışlarını ve gayretini öven bir not bile yazmıştı.
Polisler birbirine baktı. Gözlerinde saygı vardı.
— Hanımefendi —dedi biri sonunda—, birçok kişinin yapmadığını yapmışsınız. Ama bu durum çocuğun annesi için sonuçlar doğuracak.
Aynı gece, İstanbul’un başka bir semtinde Elif yeni ve pahalı bir elbiseyle fotoğraf paylaşırken, gerçek ona doğru yaklaşmaya başlamıştı. Soruşturma hızla ilerledi. Sadece sosyal yardım dolandırıcılığı değil, açıklayamadığı banka hareketleri de vardı.
Üç gün sonra, sabah altıda polis Elif’in apartman kapısını çaldı.
Ankara’da Fatma teyze resmi bir telefonla bilgilendirildi. Emir’in hukuki olarak geçici velayetinin kendisine verileceği söylendi. Ayrıca bakıcı büyükanneler için destek programlarına başvurabileceği anlatıldı.
Telefonu kapattığında elleri titriyordu. Sevinç değil, derin bir hüzün ve rahatlama karışımı bir duygu vardı içinde. Çünkü ne olursa olsun, Elif Emir’in annesiydi.
O gece kuru fasulye ve pilav yaptı. Emir sessizce yedi, sonra sordu:
— Babaanne… annem kötü bir şey mi yaptı?
Fatma teyze derin bir nefes aldı.
— Annen hata yaptı oğlum. Ama hatalar saklanmaz. Eninde sonunda ortaya çıkar. Önemli olan senin burada ve güvende olman.
Ertesi gün bir sosyal hizmet uzmanı, Ayşe Demir, eve geldi. Belgeleri inceledi, hikâyeyi dinledi. Emir’in resim yaptığı deftere baktı.
— Fatma Hanım —dedi sonunda—, bu evi yıllardır tek başınıza ayakta tutmuşsunuz. Artık yalnız değilsiniz.
Kısa süre içinde düzenli bir destek bağlandı. Çatı onarıldı. Banyo tamir edildi. Emir’e düzgün bir yatak alındı. Ev lüks olmadı ama onurlu ve güvenli hale geldi.
İstanbul’da ise Elif, gösterişli hayatın gerçeği örtemediğini anlamak zorunda kaldı. Lüks çantalar sessiz kaldı. Alkışlayan kalabalık dağıldı.
Aylar geçti. Fatma teyze hâlâ bazı sabahlar el arabasıyla çıkıyordu, ama artık mecburiyetten değil. Alışkanlıktan. Güçlü kalmak için.
Bir pazar akşamı Emir’le birlikte gün batımını izlerken çocuk şöyle dedi:
— Büyüyünce çok çalışacağım. Ama pahalı şeyler için değil.
— Ne için peki? —diye gülümsedi Fatma teyze.
— Senin artık ağır bir şey taşımaman için.
Fatma teyzenin boğazı düğümlendi. Onu sıkıca sarıldı.
İnternetteki lüks fotoğraflar zamanla kayboldu. Ama bir büyükannenin sessiz fedakârlığı mahallede, dilden dile anlatılmaya başladı.
Çünkü insanı marka değil, görünmeyen emek tanımlar. Soğuk sabahlar. Yorgun eller. Paylaşılmayan ama bir hayatı ayakta tutan sevgi.
Ve Ankara’nın mütevazı bir mahallesinde Fatma teyze artık başı dik yürüyordu. Unutulmuş bir kadın olarak değil, sonunda değeri görülmüş bir aile direği olarak.


