Bir Poşet Bozuk Para İki Hayatı Nasıl Değiştirdi

Tarih: 12.04.2026 16:27

Mart ayazı, İstanbul’un eski semtlerinden Balat’ın dar ve yokuşlu sokaklarında adeta ıslık çalıyordu. 22 yaşındaki Emre, İstanbul Üniversitesi’nde okurken bir yandan da artan yurt ve yaşam masraflarını karşılamak için akşamları kuryelik yapıyordu.

Aylık 17.002 liralık asgari ücretin yetmediği, bir kutu peynirin 200 lirayı aştığı bu dönemde, motosikletin üzerinde geçen her saat onun için bir varoluş mücadelesiydi.

O gece, dükkanın kapanmasına on dakika kala gelen son sipariş fişinde yazan adres, eski bir ahşap evin giriş katını gösteriyordu. Sipariş notunda büyük harflerle şu yazıyordu: ‘LÜTFEN KAPIYA SERT VURUN.’ Emre, 380 liralık orta boy pizzayı ısı yalıtımlı çantasına koyarken, rüzgarın şiddeti motosikletini devirecek gibiydi.

Evin önüne geldiğinde içeride tek bir ışığın bile yanmadığını fark etti. Çökmüş tahta kapıya sertçe üç kez vurdu. İçeriden, sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi cılız bir ‘Gel…’ sesi duyuldu. Kapı kilitli değildi. Emre, rutubet ve yaşanmışlık kokan loş antreye adımını attığında, içerisinin dışarıdan daha soğuk olduğunu dehşetle fark etti.

Duvardaki çatlaklardan sızan rüzgar, eski kilimin kenarlarını havalandırıyordu. Odanın köşesinde, sobası yanmayan karanlık bir odada, kat kat yün battaniyelere sarınmış yaşlı bir kadın oturuyordu. Adı Zehra Teyze’ydi. Odanın ortasında ne bir televizyon, ne bir radyo sesi vardı; sadece yaşlı kadının zorlu nefes alışverişi duyuluyordu. Zehra Teyze, Emre’nin elindeki dumanı tüten pizza kutusuna, sanki bir hazine sandığına bakıyormuş gibi kilitlenmişti.

‘Kombiyi hiç açmıyorum evladım,’ dedi titreyen bir sesle, Emre’nin şaşkın bakışlarını yakalamış gibi. ‘Doğalgaz faturası geçen ay 2.500 lira geldi. Benim kocamdan kalan dul maaşım sadece 12.500 lira. Evin kirası, suyu derken… İlaçlar her şeyden önemli. Onları almazsam sabaha çıkamam.’ Sonra, battaniyenin altından zorlukla çıkardığı, içi ağzına kadar 1 liralık ve 50 kuruşluk madeni paralarla dolu bir buzdolabı poşetini Emre’ye doğru uzattı.

‘Sanırım bu 380 lirayı karşılar. Dün akşamdan beri sayıyorum, iki kere saydım, tam olması lazım.’ Emre’nin boğazına yumruk gibi bir şey oturdu. Parayı almadı. O an gözü, yarı açık duran eski model buzdolabına kaydı. İçerisi bir mezar kadar boştu. Sadece yarım şişe musluk suyu, bir parça kurumuş ekmek ve köşede duran Fatih’teki bir eczaneye ait ilaç poşeti… Başka hiçbir şey yoktu. Zehra Teyze bu pizzayı lüks olduğu için değil, o gün midesine girebilecek tek sıcak ve hazır yemek olduğu için sipariş etmişti; ocak başında dikilip çorba kaynatacak gücü bile yoktu.

‘Hesap ödendi teyzecim,’ dedi Emre, sesinin titrememesine çalışarak. ‘Bana hiçbir borcun yok.’ Zehra teyze telaşlandı. ‘Olmaz evladım, patronunla başın belaya girmesin. Yevmiyenden keserler, kıyamam sana.’ Emre gülümsedi ve hayatının en anlamlı yalanını söyledi: ‘Dükkan benim teyze, patron benim. Helali hoş olsun, sen dert etme.’

Yaşlı kadının omuzları rahatladı. Emre, pizza kutusunu onun kucağına bıraktığında, Zehra Teyze kutuyu yavaşça açtı. Yüzüne vuran o sıcak buharla birlikte gözlerini kapattı, o sıcaklığı içine çekti. O an, bir insanın bir dilim sıcak yemeğe duyduğu hasretin fotoğrafı gibiydi.

Emre evden çıkıp motosikletine bindi ama kontağı çeviremedi. Yağmur damlaları kaskının camına vururken, kafasında dönüp duran o boş buzdolabı görüntüsü onu delirtiyordu. Kendi KYK borcu, ödenmemiş kredi kartı ekstresi aklına geldi ama umurunda değildi. Telefonunu çıkardı ve dükkanın WhatsApp grubuna yazdı:

‘Lastik gümledi abi. 45 dakika yokum.’ Ardından motosikleti çalıştırdı. Ancak dükkana değil, köşedeki 24 saat açık olan hipermarkete sürdü. Cüzdanında kira için ayırdığı son 4.500 lirası vardı. İçeri girdi; önce 1.500 liraya güçlü bir elektrikli ısıtıcı aldı. Ardından arabayı doldurmaya başladı: Çay, şeker, zeytin, kaşar peyniri, yumurta, zeytinyağı, domates, taze ekmek ve hazır çorbalar… Kasada toplam 3.800 lira ödedi. Cebinde sadece ay sonuna kadar idare etmesi gereken 700 lirası kalmıştı.

Yarım saat sonra Zehra Teyze’nin kapısını tekrar çaldığında, kadıncağız pizzanın henüz ikinci dilimini yiyordu. Emre, hiçbir şey söylemeden içeri daldı. Önce elektrikli ısıtıcıyı fişe takıp tam onun karşısına yerleştirdi.

Odanın içi dakikalar içinde o özlenen sıcaklığa kavuştu. Sonra mutfağa geçip aldığı tüm erzakları o bomboş buzdolabına yerleştirdi. Zehra Teyze şaşkınlık ve gözyaşları içinde onu izliyordu. ‘Sen kimsin evladım? Hızır mısın sen?’ diye hıçkırdı. Emre, onun yanına diz çöktü, soğuktan buz kesmiş ellerini avuçlarının arasına aldı. ‘Benim adım Emre, teyzem. Benim annem babam ben küçükken vefat etti, babaannem büyüttü beni. Onu da geçen yıl kaybettim. Eğer kabul edersen, senin torunun olmak isterim.’

Bu sözler, aralarında kopmayacak bir bağın ilk düğümü oldu. Emre o geceden sonra her gün iş çıkışı Zehra Teyze’ye uğradı. Kimi zaman ev sahibini ikna edip kirayı sabitledi, kimi zaman dükkanda artan yemekleri ona getirdi.

Aradan geçen üç yılın ardından, Emre üniversiteden mezun olduğu gün, salondaki aile koltuğunda tek bir kişi oturuyordu. Üzerinde en güzel bayramlık giysileriyle, gözlerinden gurur yaşları süzülen Zehra Teyze…

Tören bittiğinde, yıllar önce 380 liralık pizza için bozuk para sayan o yaşlı kadın, aylarca biriktirdiği emekli maaşından artırdığı parayla aldığı çeyrek altını Emre’nin cübbesinin yakasına takarken, ‘Torunum,’ dedi, ‘Hayatıma o gece o sıcaklığı getirmeseydin, bugün bu güneşin doğuşunu göremezdim.’ İki hayat, bir kutu pizza ve bir poşet bozuk parayla sonsuza dek birbirine kenetlenmişti.