Ben Engelli Evlatlarımız İçin Gecemi Gündüzüme Katarken O Sekreteriyle Gününü Gün Etti – Kayınpederimin Çektiği Rest Herkese Ders Oldu!
Hayat bazen insanın üzerine o kadar ağır gelir ki, nefes almak bile bir lüks gibi hissettirir. Üç sene önce kocam Emre’nin kullandığı araç şarampole yuvarlandığında, ikiz oğullarımız Efe ve Ege’nin omurilikleri zedelendi. O günden beri, tekerlekli sandalyedeler. Emre’nin dikkatsizliği, hız tutkusu yüzünden on yaşındaki iki fidanımın hayatı karardı.
Günlerim sabahın kör karanlığında başlıyor. Egzersizler, ilaç dozları, sonda değişimleri… İki delikanlıyı her gün kucaklayıp kaldırmak sırtımda fıtıklara neden oldu.
Yorgunluktan gözlerimin altı torbalandı, ellerim baticon ve dezenfektan kokusuna bulandı. Ben evde bu cehennemi yaşarken, kocam Emre kayınpederim Orhan Bey’in Levent’teki holding binasında ‘geleceğin CEO’su’ havalarında dolaşıyordu.
Bana, ‘Ayşe, biraz daha dayan. Babam koltuğu bana bırakınca, ayda 80.000 TL gözden çıkarıp iki özel bakıcı tutacağım. Sizi bu eziyetten kurtaracağım,’ masalları anlatıyordu.
Ben de safça direniyordum. Ancak son zamanlarda işler iyice çığırından çıkmıştı. Emre’nin sonu gelmez ‘yurtdışı pazar araştırmaları’, gece yarılarına uzayan ‘yönetim kurulu krizleri’ midemi bulandırıyordu.
Geçen Çarşamba ipler tamamen koptu. Efe, banyoda ıslak zeminde tekerlekli sandalyesinden kayıp düştü. O an belime giren krampla ben de yere yığıldım. Çocuğum soğuk fayansın üstünde ağlarken, Emre’yi tam on yedi kez aradım.
ON YEDİ KEZ! Telefon meşgule dahi atılmadı, direkt kapalıydı. Alt kattaki Meliha Teyze çığlıklarımıza koştu da, iki kadın çocuğu zar zor yatağına taşıdık.
Saat gece on civarıydı. Emre kapıdan girdiğinde yüzünde arsız bir tebessüm vardı. ‘Toplantı anca bitti, ölüyorum yorgunluktan’ diyerek direkt banyoya geçti. O suyu açtığı an, ceketinin cebindeki telefonu titredi. Ekranda ‘Melis Hukuk’ yazıyordu ama gelen mesajın hukukla uzaktan yakından alakası yoktu:
‘Otelimizin manzarası harikaydı ama sen daha harikaydın. Hafta sonu Roma tatilimiz için sabırsızlanıyorum aşkım.’
Melis, holdinge yeni giren 22 yaşındaki stajyer sekreterdi. Kan beynime sıçradı.
Emre banyodan çıktığında telefonu göğsüne vurdum. ‘Roma’da toplantı nasıl geçti?’ diye haykırdım. Hiç telaşlanmadı, yüzü bile kızarmadı.
Aksine küstahça bir kahkaha attı. ‘Ne bekliyordun ki Ayşe?’ dedi. ‘Aynaya bak! Çökmüşsün. Sürekli hasta, ilaç ve acı kokuyorsun. Odamıza girdiğimde hastaneye girmiş gibi hissediyorum. Benim hayat enerjime ayak uyduramıyorsun, sen bitmişsin!’ Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken o gayet rahat bir şekilde giyinip evden ayrıldı.
İki gün sonra, kayınpederim Orhan Bey torunlarını ziyarete geldi. Kapıyı açtığımda yüzümdeki yıkıntıyı hemen fark etti.
‘Kızım, bu halin ne? Emre nerede?’ diye sordu. O an içimdeki baraj yıkıldı. Hüngür hüngür ağlayarak ona her şeyi, o geceki telefon aramalarını, Roma tatilini ve oğlunun o iğrenç sözlerini anlattım.
Orhan Bey, hayatını sıfırdan kurmuş, onuruyla yaşamış bir adamdı. Gözlerindeki hayal kırıklığı ve öfkeyi tarif etmem imkansızdı. Yumruklarını o kadar sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu.
‘Yarın sabah tam 8’de onu holdinge çağıracağım. Ona beklediği müjdeyi, CEO’luk koltuğunu vereceğimi söyleyeceğim,’ dedi derin bir nefes alarak.
Gözlerime baktı, bakışlarında acımasız bir adalet duygusu vardı.
‘Fakat sonrası… Allah şahidimdir ki büyük bir felaket olacak onun için. Yaptığı her şeyin bedelini kan ağlayarak ödeyecek. Senden tek ricam var Ayşe. Yarın o odada ol. Lütfen gel ve hak ettiği cezayı nasıl bulduğunu izle.’
Ertesi sabah tam 08:00’de Levent’teki plazadaydım. Orhan Bey’in odasına yaklaştığımda içeriden Emre’nin ‘Baba, sonunda hak ettiğim yeri bana veriyorsun, çok teşekkür ederim!’ diyen heyecanlı sesini duydum. Saniyeler sonra, Emre’nin acı dolu, kulakları sağır eden o çığlığı koptu.
Ardından AĞIR BİR ŞEY büyük bir tangırtıyla yere çarptı. Kapıyı itip içeri daldığımda dizlerimin üzerine çökmekten son anda kurtuldum.
Emre yerde, dizlerinin üzerindeydi. Yere çarpan o ağır şey, Orhan Bey’in masasında duran ve Emre’ye ait olan o çok pahalı İsviçre marka saat, lüks arabanın anahtarları ve holdingin kasasıydı. Orhan Bey, masanın üzerine fırlattığı kalın bir dosyayı gösteriyordu. Odada sadece ikisi yoktu; şirketin avukatları da oradaydı.
‘Senin CEO sözleşmesi sandığın o evraklar, şirketteki tüm hisselerini ve mal varlığını Ayşe ile çocukların adına kurduğum vakfa devreden sözleşmelerdi ve sen okumadan imzaladın ahmak!’ diye gürledi Orhan Bey.
‘Seni evlatlıktan reddediyorum. Sekreterinle Roma’ya gitmek ha? O kızın ailesini arayıp durumu bizzat ben anlattım, kızı da bu sabah kovdum! Şimdi sen de kovuldun!
Üstelik Ayşe’ye ve çocuklara ayda 45.000 TL nafaka ödeyeceksin. Nasıl ödeyeceğin umurumda değil, istersen git sokakta mendil sat!’
Emre bana dönüp yalvaran gözlerle ellerime sarılmak istedi. ‘Ayşe, lütfen yapma, affet beni’ diye inledi. Geri çekildim, yüzüne o acımasız soğuklukla baktım.
‘Baticon kokusu Roma parfümüne benzemez Emre,’ dedim. ‘Ama artık hayatın boyunca o kokuyu ve bu anı hatırlayacaksın.’ Odanın kapısını çarpıp çıkarken, yıllar sonra ilk defa derin ve temiz bir nefes aldığımı hissettim.
