Aynadaki Yabancı: İkinci Baharım Sandığım Evdeki Karanlık Sır

Elli dört yaşındaydım ve hayatımın geri kalanını bir sığıntı gibi geçirmeyeceğime dair kendime söz vermiştim. Kızım Zeynep ve damadım Mert ile İstanbul’un Üsküdar ilçesinde, eski ama şirin bir apartman dairesinde yaşıyordum. Zeynep bana her zaman sevgiyle yaklaşırdı, Mert de saygıda kusur etmezdi. Ancak akşamları salonun köşesindeki o eski berjerde otururken, onların mutfakta fısıldaşmalarını duymak, baş başa kalmak istedikleri anlarda varlığımla o evi daralttığımı hissetmek içimi kemiriyordu. Genç bir çiftin hayatına gölge düşüren, sessiz bir hayalet gibiydim. Onlara daha fazla yük olmamak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istedim.
Bir gün, yıllardır çalıştığım küçük tekstil atölyesindeki mesai arkadaşım Nermin’e içimi döktüm. Çay molasında, elindeki simidi bölerken bana umut dolu gözlerle baktı. ‘Abla,’ dedi, ‘Sen daha gencecik kadınsın. Neden kendi düzenini kurmuyorsun? Benim eşimin uzaktan bir akrabası var, Halil. Kendi halinde, sessiz sakin, emekli bir adam. Eşini yıllar önce kaybetmiş. Ne dersin, bir çay içmez misiniz?’
Başta tereddüt ettim. Bu yaştan sonra ne flörtü, ne tanışması diye düşündüm. Ama Nermin o kadar ısrar etti ki, sonunda Kadıköy’de küçük bir çay bahçesinde Halil’le buluşmayı kabul ettim. Halil, gerçekten de Nermin’in anlattığı gibiydi. Gözlerinde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. Büyük laflar etmedi, sahte vaatlerde bulunmadı. ‘Benim de tek derdim akşam kapıyı açtığımda içeriden gelen bir tencere yemeğin kokusunu duymak, bir bardak çayı karşılıklı içebilmektir Selma Hanım’ dedi. Bu sadelik, bu beklentisizlik bana o kadar güven verdi ki, birkaç ay süren görüşmelerimizin ardından onun Maltepe’deki evine taşınmaya karar verdim.
Zeynep ayrılmama üzülse de, içten içe kendi düzenlerine kavuşacakları için rahatladığını görebiliyordum. Halil’in evi, eski ahşap mobilyalarla dolu, denizi uzaktan gören sessiz bir yerdi. İlk haftalar her şey bir rüya gibiydi. Sabahları beraber kahvaltı hazırlıyor, akşamları eski Türk filmleri izliyorduk. Kendimi yeniden bir evin hanımı, değerli bir insan gibi hissediyordum.
Ancak ikinci aydan sonra, o görünmez çatlaklar belirmeye başladı. Önceleri çok masumane görünen küçük şeylerdi. Atölyeden döndüğümde kapıyı açar açmaz, ‘Bugün neden beş dakika geç kaldın Selma?’ diye sorardı. Minibüs trafiği der geçerdim. Sonra mutfakta yemek yaparken telefonum çaldığında, arkamda bir gölge gibi belirdiğini fark etmeye başladım. ‘Kiminle o kadar uzun konuştun? Sesin niye titriyordu?’ gibi sorular birbirini izledi.
Başlangıçta bunları ilerlemiş yaşına rağmen içindeki kıskançlık duygusuna, beni kaybetme korkusuna yordum. Hatta içten içe bu durum hoşuma bile gitmişti; yıllar sonra bir erkeğin beni bu kadar sahiplenmesi gururumu okşamıştı.
Fakat bir salı akşamı, işten her zamankinden erken çıktığımda, eve geldiğimde Halil’in salonda olmadığını gördüm. Yatak odasından tuhaf tıkırtılar geliyordu. Kapı aralıktı. İçeri adım atmadan önce duyduğum şey, kanımı dondurdu. Halil, eski bir ses kayıt cihazından, yıllar önce ölmüş eşi Sevgi’nin sesini dinliyordu. ‘Halil, yemeğin altını kıstım, ekmek alıp geliyorum,’ diyordu o ince, tiz ses. Halil ise o sese karşılık veriyordu: ‘Geç kalma Sevgi, nereden geldiğini sorarım, kiminle konuştuğunu bilirim.’
Nefesimi tuttum. Odadaki büyük aynanın önüne geçip, yatağın üzerine serdiği kıyafetlere baktım. Benim son günlerde giydiğim elbiselerdi bunlar. Ama hepsi, duvarda asılı duran fotoğraftaki Sevgi’nin yıllar önce giydiği kıyafetlerin birebir aynısıydı. Saçımın kesiminden, kullandığım parfümün markasına kadar… Halil bana her hediye aldığında, aslında beni kendi zevkine göre değil, ölü karısının kopyasına dönüştürecek şekilde giydirmişti.
Bana sorduğu o sorgu dolu sorular, kıskançlık değildi. O sorular, yıllar önce eşinin onu aldattığından şüphelendiği dönemde ona sorduğu soruların, beyninde tekrarlanan takıntılı bir provasıydı. Beni sevdiği için, beni sahiplendiği için değil; bitiremediği o hastalıklı hesaplaşmayı yaşatacak canlı bir manken aradığı için beni seçmişti.
O an, kızıma yük olmamak için kaçtığım hayatın, aslında bir mezarın içine kendi ayaklarımla girmek olduğunu anladım. Sessizce geri çekildim, atölye çantamı bile almadan o evden çıktım. Sokağa adım attığımda, akşam ezanı okunuyordu. Derin bir nefes aldım, cebimdeki son bozukluklarla ankesörlü telefondan kızımı aradım. ‘Zeynep,’ dedim sesim titreyerek, ‘Kendi ayaklarımın üzerinde durmak isterken, başkasının gölgesi olmuşum. Eve dönüyorum kızım.’