Ayakkabısındaki Bantların Altından Çıkan Milyonluk Vefa
İstanbul Balat’ın o dar, Arnavut kaldırımlı yokuşlarında, her sabah aynı telaşla okulun yolunu tutarım. Adım Selma. Yirmi yedi yaşındayım, dört yıllık öğretmenim. Okulumuz, tarihi bir binadan bozma, içi biraz rutubet kokan ama çocuk cıvıltılarıyla canlanan bir yerdi. Hayat Türkiye şartlarında benim için pek kolay değildi.
43.000 TL maaş alıyordum ama üniversiteden kalan 180.000 TL’lik KYK borcum her ay maaşımdan acımasızca kesiliyor, üstüne İstanbul’un o insafsız kira fiyatlarıyla boğuşuyordum. Yine de sınıfa girdiğim an her şeyi unutuyordum. Bir de Kemal Efendi vardı.
Kemal Efendi, okulun temizlik görevlisiydi. 70’li yaşlarında, yüzü Balat’ın eski evleri gibi çizgilerle dolu, beli hafif bükük, dünyalar tatlısı bir adamdı.
Konuşmayı pek sevmezdi. Sabahları erkenden gelir, çay ocağının demini ayarlar, o büyük yeşil çöp kovasını sürükleyerek sınıfları tek tek dolaşırdı. Öğretmenler ona pek dikkat etmezdi. Ama benim dikkatimi çeken bir şey vardı: Kemal Efendi’nin ayakları.
Kara kış kapıya dayanmıştı ve Kemal Efendi’nin ayaklarında, eskimekten rengi solmuş, tabanı ayrıldığı için etrafı kalın siyah bantlarla defalarca dolanmış bir çift kundura vardı. Balat’ın o çamurlu ve sulu yokuşlarında o ayakkabılarla nasıl yürüdüğüne inanamıyordum.
Günlerce onu izledim. Her bant koptuğunda cebinden yeni bir rulo çıkarıp tekrar sarıyordu. Kendi dertlerim büyüktü, evet, cüzdanım koca bir boşluktan ibaretti ama o tabloyu gördükçe kahroluyordum.
Bir gün teneffüste, en hareketli öğrencim Mert’i yanıma çağırdım. ‘Mertçiğim, git bakalım Kemal Efendi’ye bir oyun yap, kaç numara ayakkabı giydiğini öğren gel bana.’ dedim. Mert hemen koştu. Dönüp geldiğinde, ‘Öğretmenim, 42 numaraymış. Ayaklarım küçüktür benim dedi.’ diyerek güldü.
Hafta sonu Eminönü’ne indim. Bütçemi paramparça edeceğini biliyordum ama Mahmutpaşa’dan su geçirmeyen, altı tırtıklı, içi kürklü, çok kaliteli bir bot aldım. Tam 3.200 TL ödedim. O ay resmen makarna yiyecektim ama içim rahattı. Pazartesi sabahı erkenden okula gidip, kutuyu kimseler görmeden çay ocağının tezgâhına bıraktım. Üstüne de ‘Sıcak günlerde kullan Kemal Amca, Allah’a emanet ol.’ yazdım.
İsmimi bilmesine imkân yoktu. Kendi içimde gizli bir kahramanlık yapmıştım. Bu iş burada biter sanıyordum. Ancak o gece hayatımın şokunu yaşayacağımı bilmiyordum.
Saat 21.00 civarıydı. Kapım çalındı. Balat’taki o dökük evimin kapısında Kemal Efendi’yi görünce elim ayağıma dolandı. Üzerinde ilk defa temizlikçi önlüğü yoktu. Jilet gibi, çok kaliteli bir kaşmir palto giymişti. Bantlı ayakkabılarının yerinde ise pırıl pırıl deri ayakkabılar vardı.
‘Kemal Efendi? Bu ne hal? Adresimi nasıl…’ diyebildim yutkunarak.
Gülümsedi. O sessiz, boynu bükük adam gitmiş, yerine son derece özgüvenli biri gelmişti. ‘İçeri girebilir miyim Selma Kızım?’ dedi. Şaşkınlıkla ona yol verdim. Salona geçti, etrafı inceledi.
‘Selma… Sen üniversitedeyken, aileni kaybettiğinde, o yurttan atılmak üzereyken sana o isimsiz bursu bağlayan kişiyi hatırlıyor musun?’ dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Yıllarca beni okutan, asla kimliğini bilmediğim o gizli hayırsever oydu!
‘Siz… Siz o musunuz?’ diyerek gözyaşlarına boğuldum.
‘Ben Kemal Aydın. Uluslararası bir holdingin eski yönetim kurulu başkanıyım kızım. Yıllar önce bir trafik kazasında kendi evladımı ve torunumu kaybettim. Dünyanın tüm parası, bana o çocukların gülüşünü geri veremedi.
Şirketi devrettim.
Servetimi, okumak isteyen ama kimsesi olmayan çocuklara harcamaya adadım. Bu okulda hademelik yapıyorum, çünkü çocukların o masum sesleri benim tek ilacım. Onların arasında sıradan, fakir bir adam gibi dolaşmak bana huzur veriyor.’
Nefesim kesilmişti. Kemal Amca cebinden bir dekont çıkardı ve masaya koydu. ‘Bugün bankaya gittim. Senin o devletten aldığın 180.000 TL’lik öğrenim kredin var ya… Hepsi ödendi. Sıfırlandı.’
‘Ama neden? Neden o yırtık ayakkabıları giydiniz o zaman?’ diye hıçkırarak sordum.
Kemal Amca gülümseyerek gözyaşlarını sildi. ‘İnsanları denemek için kızım. Aylardır o okulda herkes o yırtık ayakkabıları gördü. Kimi iğrendi, kimi acıdı ama kimse kılını kıpırdatmadı. Sen ise kendi borç batağının içindeyken, maaşının yarısını benim gibi zavallı sandığın bir ihtiyarın ayakları ısınsın diye harcadın. Sen o bursun her kuruşunu hak eden, altın kalpli bir kızsın. Benim artık bir evladım yok sanıyordum. Ama bugün anladım ki, benim kızım Balat’ta öğretmen olmuş.’
O gece, dökük evimin salonunda, dünyanın en zengin ama bir o kadar da alçakgönüllü adamının boynuna sarılıp saatlerce ağladım. İyiliğin, en beklemediğiniz anda nasıl devasa bir dalgaya dönüştüğünü o gece öğrendim.
