Ankara Ayazında Boş Bir Buzdolabı ve Geçmişten Gelen Şok Edici Fotoğraf

Tarih: 12.04.2026 16:27

Haber Görseli

Ankara’nın o meşhur, insanın yüzünü bıçak gibi kesen kuru ayazı Mamak sokaklarını esir almıştı. 26 yaşındaki Ferhat, Kızılay’daki bir pizzacıda motorlu kurye olarak çalışıyor, 17.000 liralık asgari ücretle hem kendi geçimini sağlamaya hem de memleketteki kardeşinin dershane taksitlerini ödemeye çabalıyordu. Saat gece yarısına yaklaşırken eline tutuşturulan son adres, yokuş yukarı, kentsel dönüşüme direnen eski gecekondu mahallelerinden birindeydi. Sipariş notunda sadece, ‘Zili bozuk, lütfen cama sert vurun’ yazıyordu. Kar atıştırmaya başlamıştı. 400 liralık pizzanın soğumaması için çantayı göğsüne bastırarak o dar yokuşu tırmandı.

Tek katlı, sıvaları dökülmüş evin camına sertçe vurdu. İçeriden gelen zayıf bir sesin ardından kapı gıcırtıyla aralandı. İçerisi zifiri karanlıktı. Ferhat içeri adım attığında nefesinin buharlaştığını gördü; burası dışarıdaki kardan bile daha dondurucuydu. Eski, yayları fırlamış bir çekyatta, omuzlarına kadar üç farklı renkte eski battaniyeye sarınmış yaşlı bir kadın oturuyordu. Neredeyse 80’lerinde görünüyordu. Yüzündeki derin çizgiler yılların yorgunluğunu, odaya sinen sessizlik ise derin bir yalnızlığı haykırıyordu. Kadın, Ferhat’ın elindeki pizza kutusuna çölde vaha görmüş gibi baktı.

‘Kusura bakma evladım,’ dedi çatallı sesiyle. ‘Doğalgaz saatini geçen hafta söktüler, faturayı ödeyemedim. 10.000 liralık emekli maaşımın yarısı Zeynep Kamil’deki doktorun yazdığı ithal kalp ilaçlarına gidiyor. İlaçsız yapamam.’ Titreyen, damarları belirginleşmiş elleriyle bir naylon poşeti Ferhat’a uzattı. Poşetin içi tamamen 5, 10 ve 25 kuruşluklarla doluydu. ‘İnan dünden beri sayıyorum. Bazen aklım karışıyor baştan sayıyorum. 400 lira etmesi lazım.’ Ferhat poşete bakakaldı. Paranın ağırlığı ellerine değil, doğrudan vicdanına çökmüştü. Almadı. Bakışları, menteşesi bozulmuş ve aralık kalmış küçük buzdolabına kaydı. İçinde bir tane bile yenilebilir şey yoktu. Sadece çeşme suyu dolu bir pet şişe ve bir eczane torbası. Bu kadın, hayatında bir lüks aradığı için değil, o gece donarak ölmeden önce midesine girecek sıcak bir lokma aradığı için sipariş vermişti.

‘Bu siparişin parası peşin ödendi teyze,’ dedi Ferhat, sesini güçlü tutmaya çalışarak. ‘Senin bir borcun yok.’ Kadın şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. ‘Olur mu yavrum, sisteme yanlış düşmüştür. Senden keserler, cebinden çıkar, vebalini alamam.’ Ferhat gülümseyerek, ‘Dükkan benim teyzem. Ara sıra böyle test siparişleri çıkarırız kuryelere. Denk geldi, afiyet olsun,’ diye yalan uydurdu. Kadın derin bir nefes aldı. Titreyen elleriyle kutunun kapağını açtı. Pizzadan yükselen o sıcak, yoğun domates ve peynir kokusu yüzüne çarptığında gözlerini kapattı. Yüzünde oluşan o minnettar tebessüm, Ferhat’ın kalbine ok gibi saplandı.

Evden çıkıp motoruna bindi. Kaskını kafasına geçirdi ama gidemedi. Sadece karanlık sokağa baktı. İçindeki ses, ‘Gidersen sen de onlardan olursun’ diyordu. Telefonunu çıkardı ve şefine yazdı: ‘Motor arıza yaptı abi. Yarım saat geç gelirim, beni beklemeyin.’ Kontağı çalıştırdı, mahallenin girişindeki henüz kapanmamış olan Bakkal Şükrü Amca’ya sürdü. Cüzdanında kredi kartının asgari ödemesi için ayırdığı 3.000 lirası vardı. Bakkaldan iki torba dolusu temel gıda, tüple çalışan küçük bir kamp sobası ve iki yedek tüp aldı. Kasaya ne var ne yoksa bıraktı.

Eve geri döndüğünde, kapıyı çalmadan hafifçe iterek içeri girdi. Yaşlı kadın pizzanın kenarını kemiriyordu. Ferhat poşetlerle mutfağa geçti. ‘Teyzem, sana şirketimizin ikramlarını da getirdim,’ diyerek dolabı doldurmaya başladı. Peynirler, sütler, zeytinler… O sırada mutfak tezgahının üzerinde, eski bir ahşap çerçevenin içindeki siyah beyaz fotoğraf dikkatini çekti. Fotoğrafta askeri üniformalı, bıyıklı genç bir adam vardı. Yüzü… Yüzü Ferhat’a o kadar tanıdık gelmişti ki nefesi kesildi. Bu adam, Ferhat’ın yıllar önce Şırnak’ta şehit düşen ve adını gururla taşıdığı dayısıydı.

‘Bu…’ dedi Ferhat titreyen bir sesle. ‘Bu fotoğraftaki asker kim?’ Yaşlı kadın, battaniyesine sarılarak mutfağın kapısında belirdi. Gözleri doldu. ‘O benim ilk göz ağrım… 1998’de, Gabar’da şehit düştü oğlum. Devletin bağladığı maaş yetiyordu ama dolandırıldım, evim elimden gitti, bu rutubetli köşeye düştüm. Kimsem kalmadı.’ Ferhat olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları artık sel olmuştu. Karşısındaki bu kimsesiz kadın, yıllardır annesinden hikayelerini dinlediği, kahraman dayısının annesiydi; o güne kadar hiç görmediği, ailenin küs olduğu öz anneannesi Selma Hanım’dan başkası değildi. Aile içi bir miras kavgası yüzünden yıllar önce bağları kopmuştu.

Ferhat, hıçkırıklar içinde yaşlı kadının ellerine sarıldı. ‘Sen Selma Teyze’sin… Anneanne… Ben, Meryem’in oğlu Ferhat. Dayımın adını verdikleri Ferhat…’ Yaşlı kadın duydukları karşısında taş kesildi. Ellerini Ferhat’ın buz gibi yanaklarına koydu, gözyaşları birbirine karıştı. O gece, Ankara’nın o dondurucu ayazında, bozuk paralarla ödenmeye çalışılan bir pizza sadece bir karın doyurmamış, yıllar önce parçalanmış bir aileyi, yok olmanın eşiğindeyken mucizevi bir şekilde yeniden birleştirmişti. Ferhat ertesi gün küçük bir kamyonet kiraladı ve Selma Teyze’yi o evden sonsuza dek çıkarıp kendi sıcak yuvasına, ait olduğu yere götürdü.