Antalya Kemer Suluda Ada Tur Adalar Turu Gemi Turu Turlar Setur Gezi Turları

Vicdansızlığın Suçüstü Hali: Şişli Etfal’in Güvenlik Odasından Çıkan Kan Dondurucu Gerçek

Tarih: 13.04.2026 14:46

Haber Görseli

İstanbul’un o nemli ve karanlık akşamında, Mecidiyeköy trafiğini kornalara basa basa yararken içimde tarif edilemez bir sıkıntı vardı. Boşanmış bir anne olmak zaten zorken, bir de işteyken gelen ‘Çocuğun acilde’ telefonu, insanın ömründen on yıl götürüyordu. Eski kocam Ferhat’ın telefondaki sesi tuhaf bir şekilde pürüzlü ve telaşlıydı. Onu iyi tanırdım; ne zaman bir kabahat işlese veya bir şeyleri saklamaya çalışsa sesi tam da böyle titrerdi. Seyrantepe’deki Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin devasa döner kapısından içeri daldığımda, ayakta duracak dermanım kalmamıştı. Pediatri aciline ulaştığımda, on yaşındaki oğlum Can, o renksiz ve soğuk hastane odasında yatıyordu. Sol bacağındaki alçı neredeyse kasığına kadar uzanıyordu. Yanına koşup ona sarıldığımda, o her zamanki neşeli çocuğun yerinde, gözlerini benden kaçıran, titreyen bir kuş kalıntısı buldum.

Ferhat, alnında biriken terleri elinin tersiyle silerek yanıma geldi. ‘Abartılacak bir şey yok Selma,’ dedi göz temasından kaçınarak. ‘Biliyorsun, mahalledeki yokuşta o lanet scooter ile hız yapmayı çok seviyor. Ben arkasından seslendim ama duramadı, köşedeki çöp konteynerine fena çarptı.’ Gözlerimi kısıp Ferhat’a baktım. Can o yokuşta asla scooter sürmezdi, hele akşam karanlığında sokağa bile çıkmazdı. İçimdeki o anne içgüdüsü, midemde koskocaman bir yalanın filizlendiğini söylüyordu ama o an, Can’ın acı çeken bedeni önceliğimdi. Kavga gürültü çıkarıp oğlumu daha fazla germek istemedim. Sadece elini tuttum ve ‘Geçti anneciğim, buradayım,’ diye fısıldadım.

Gece çöktüğünde odanın içindeki sessizlik sadece monitörün o ritmik ‘bip’ sesleriyle bozuluyordu. Can uykuya dalmıştı. O sırada nöbetçi hemşire Ayşe içeri girdi. Deneyimli, bakışlarından hiçbir şey kaçmayan, o mahallemizin anaç kadınlarını andıran sert ama şefkatli bir yapısı vardı. İlaçları kontrol edip Can’ın nabzına bakarken Ferhat bana doğru eğildi. ‘Selma, sen çok yoruldun, gözlerin kan çanağı gibi. Lütfen eve git, dinlen. Yarın işe gideceksin. Ben oğlumun başındayım,’ dedi. O kadar tatlı ve anlayışlı görünmeye çalışıyordu ki, bu beni daha da huylandırdı. ‘Hayır,’ dedim kesin bir dille. ‘Ben bu sandalyede sabahlarım, oğlumu bırakmam.’

Ayşe Hemşire, Can’ın kolundaki damaryolunu düzeltirken Ferhat bir anlığına çocuğun bacağındaki battaniyeyi sertçe çekti. Can uykusunda inleyerek kendini geri çekti, elleriyle yüzünü koruma refleksi gösterdi. İşte o an, Ayşe Hemşire ile göz göze geldik. Gözlerindeki o dehşeti ve şüpheyi gördüm. Hiçbir şey demedi. İşini bitirdi, tepsisini aldı ve tam odadan çıkarken, bedenini bana siper ederek elime küçücük, katlanmış bir kağıt parçası sıkıştırdı. Kapı kapanır kapanmaz kağıdı açtım. Üzerinde büyük harflerle, ‘O YALAN SÖYLÜYOR. GECE 3’TE KAMERAYI KONTROL ET,’ yazıyordu.

Kalbim göğsümü dövüyordu. Elimdeki kağıtla beraber odadan süzüldüm ve bankoda ilaç hazırlayan Ayşe Hemşire’nin yanına gittim. ‘Abla, ne demek bu?’ dedim zar zor çıkan sesimle. Etrafına bakındı, kimsenin duymadığından emin olunca bana doğru eğildi. ‘Burası devlet hastanesi kızım, her köşe bucak, her hasta odası yirmi dört saat sesli ve kameralı izlenir. O adamın gözlerindeki yalanı gördüm. Çocuğun da ondan nasıl korktuğunu gördüm. Aşağı in, güvenlikteki Hüseyin abiyi bul. Ona Ayşe Hemşire’nin selamı var de. Saat 3’te 12 numaralı kanalı sana açsın. Gözlerini dört aç ve izle,’ dedi. Başka tek kelime etmedi.

Saat gece yarısını epey geçmişti. Hastanenin o uzun, steril kokan koridorları adeta birer hayalet yoluna dönüşmüştü. Saat tam 2:58’de alt kattaki o karanlık ve derme çatma güvenlik odasına sığındım. Hüseyin abi, Ayşe’nin adını duyunca hiç ikiletmedi ve ekranı ayarladı. Kamerada Can mışıl mışıl uyuyordu. Fakat Ferhat ortalarda yoktu. Saatin kırmızı rakamları 03:00’ı gösterdiği an, kalbim boğazımda atmaya başladı. Odanın kapısı aralandı.

İçeri giren Ferhat değildi. Gösterişli, sarışın, kürk yakalı bir kaban giymiş genç bir kadındı. Ferhat’ın aylar önce beni uğruna terk ettiği o nişanlısıydı bu! Birkaç saniye sonra Ferhat da kapıda belirdi ve etrafı kolaçan edip kapıyı kapattı. Kadın yatağa, Can’ın üzerine eğildi. Hüseyin abi sesi açtığında kanımın donduğunu hissettim. Kadın, o zehir gibi sesiyle fısıldıyordu: ‘Bak küçük bey, anlaştığımız gibi. Eğer polislere veya o annene, benim jiple sana çarptığımı söylersen, baban da ben de hapse gireriz. Sen de yetimhaneye düşersin. Scooter’dan düştüm demeye devam edeceksin, anladın mı beni?’ Ferhat ise arkadan onaylıyordu: ‘Ablanın dediğini yap aslanım, yoksa annene de zarar gelir.’

Gözyaşlarım öfkeye, öfkem ise saf bir cinnete dönüştü. Ferhat, o aşağılık kadın alkollü araç kullanıp oğluma çarptığı için olayı örtbas etmeye çalışmış, bir de utanmadan oğlumu benimle tehdit etmişti! Güvenlik odasından bir fırtına gibi çıktım. Hüseyin abi çoktan telsizden polisleri çağırmıştı bile. Odaya tekmeyle daldığımda o sarışın kadın çığlık atarak geri sıçradı. Ferhat’ın yakasına öyle bir yapıştım ki, onu duvardan duvara vurdum. ‘Sizi bu hastaneye gömerim!’ diye bağırıyordum. Polisler içeri doluşup ikisine de ters kelepçe takarken, Can ağlayarak bana uzandı. Artık yalan bitmişti. Şişli’nin soğuk gecesinde adalet, bir hemşirenin cesareti ve bir annenin feryadıyla tecelli etmişti.