Kocamın Gizemli Mirası: Öldükten Sonra Gelen Çiçeklerin Ardındaki İnanılmaz Sır

İzmir’in ılık, deniz kokan şubat sabahlarından birinde, Karşıyaka’daki evimizin balkonunda yalnız başıma oturuyordum. Martıların sesi her zamanki gibi neşeliydi ama benim içimde fırtınalar kopuyordu. Masadaki fincandan süzülen kahve kokusu bile midemi bulandırmaya yetiyordu. Karşımdaki hasır koltuk bomboştu. Rıza’yı, canımdan çok sevdiğim kocamı geçtiğimiz sonbahar yağmurlarında, o kahrolası hastalıktan kaybetmiştim. Hayatımın neşesi, evimin direği sönüp gitmişti. Ve bugün 14 Şubat… Tam 63 yıl sonra Rıza olmadan geçireceğim ilk Sevgililer Günü.
Onunla hikayemiz 1962’de, Ege Üniversitesi’nin koridorlarında çarpışmamızla başlamıştı. İkimiz de ziraat mühendisliği okuyorduk. O 14 Şubat günü, Alsancak’ta Kordon’da yürürken aniden diz çökmüş, cebinden çıkardığı gümüş bir yüzüğü ve kendine has, kokusu büyüleyici olan koyu kırmızı bir gülü uzatmıştı bana. O gülün türünü daha önce hiç görmemiştim. ‘Bu gül sadece senin için açtı Zeynep,’ demişti. O günden sonra aramızdaki bağ hiç kopmadı. Her 14 Şubat’ta, ne olursa olsun eve o efsunlu kokuya sahip kırmızı güllerden getirdi. Maddi durumumuzun en kötü olduğu yıllarda bile o güller masamızı süsledi.
Ama şimdi o yoktu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken kapının zili acı acı çaldı. Ardından kapıya iki kez sertçe vuruldu. Şaşkınlıkla yerimden kalktım. Sabahın bu erken saatinde kim olabilirdi ki? Kapıyı açtığımda kimsecikler yoktu. Rüzgarın uğultusundan başka bir ses duyulmuyordu. Fakat yerde, tam ayaklarımın ucunda o muazzam, koyu kırmızı güllerden oluşan devasa bir buket ve beyaz bir zarf duruyordu.
Kalbim bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Çiçeklerin o tanıdık, efsunlu kokusu başımı döndürdü. Gülleri ve zarfı aceleyle içeri aldım. Titreyen parmaklarımla zarfı yırttım. İçinden eski püskü bir anahtar ve bir kağıt düştü. Yazıyı görür görmez hıçkırıklara boğuldum. Rıza’nın el yazısıydı.
‘Gözümün nuru Zeynep’im…’ diye başlıyordu mektup. ‘Eğer bu mektubu tutuyorsan, ben o çok sevdiğim deniz gözlerine artık bakamıyorum demektir. Bu zarfın içindeki anahtar bir yerin kapısını açıyor. Bütün ömrümüz boyunca, seni incitmekten korktuğum için sakladığım çok büyük bir sırrım var. Özür dilerim sevgilim, ama başka türlüsünü yapamazdım. Lütfen bu adrese git, gerçeği öğrenmelisin…’
Kanım donmuştu. Rıza benden ne saklamış olabilirdi? 63 yıllık evlilik boyunca her şeyimizi paylaşmamış mıydık? İçime düşen o korkunç kurt beynimi kemiriyordu. İhanet mi? Yıllarca benden gizlediği bir hayatı mı vardı? NELER OLUYORDU?! Bu şüpheyle yaşayamazdım. Hemen üstüme bir şeyler alıp sokağa fırladım. Duraktan bindiğim taksinin şoförüne adresi verirken sesim titriyordu. Bornova’nın dağlık, ıssız kesimlerine doğru tırmanmaya başladık. Yaklaşık bir saat süren yolculuk bana bir asır gibi gelmişti.
Sonunda taksi durdu. Karşımda, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, eski ve terk edilmiş gibi duran bir depo vardı. Deponun demir kapısındaki asma kilitte bir anahtar deliği duruyordu. Elimdeki anahtarla kilide yaklaştım. Ellerim o kadar çok titriyordu ki anahtarı deliğe zor soktum. Paslı kilit tiz bir sesle açıldı.
Demir kapıyı aralayıp içeri adım attığım anda, yüzüme çarpan kokuyla beynimden vurulmuşa döndüm. Çok keskin, inanılmaz yoğun, kimyasal bir çiçek esansı kokusuydu bu… İçeri girip ışık düğmesini bulup bastığımda, gözlerime inanamadım.
‘AMAN TANRIM RIZA… SEN NEYİN İÇİNE KARIŞTIN BÖYLE?!’
Burası bir depo değil, devasa, kapalı bir botanik laboratuvarıydı! İçeride yüzlerce cam fanus, damıtma tüpleri, ısıtıcılar ve odanın dört bir yanını saran devasa koyu kırmızı güller vardı. Yıllarca bana getirdiği o efsunlu güller… Odanın ortasındaki masada bir yığın defter ve not duruyordu. Masaya yaklaştım. En üstteki defteri açtığımda Rıza’nın notlarını okumaya başladım.
’14 Şubat 1965… Zeynep’e verdiğim o nadide Anadolu gülünün türü hızla tükeniyor. Ona hayatım boyunca bu gülü vereceğime yemin ettim. Toprakta yetiştirmeyi başaramazsam, hücre kültürleriyle onu yaşatmalıyım.’
’12 Mart 1980… Hastalığımın ilk belirtileri başladı ama pes edemem. Zeynep’imin o eşsiz parfümünü, bu gülün genetiğini korumalıyım. Geceleri mesaiye kalıyorum diyerek buraya geliyorum. Beni affet sevgilim.’
Defterin yanında küçük, kristal bir şişe ve son bir not vardı. ‘Sevgilim Zeynep, 1962’de sana verdiğim o gülün soyu maalesef dünyada tükendi. Senden gizli yıllarca burada, o gülün tohumlarını yaşatmaya ve onun esansını kalıcı hale getirmeye çalıştım. Başka türlü yapamazdım, çünkü o gül benim sana olan aşkımdı ve aşkımızın dünyadan silinmesine izin veremezdim. Bu şişedeki parfüm, 63 yıllık emeğimin ve aşkımın damıtılmış halidir. Sırrım sadece buydu. Seni dünyadaki tüm çiçeklerden daha çok sevdim.’
Gözyaşlarım defterin sayfalarına damlarken, o keskin kokunun içinde Rıza’nın kollarının beni sıkıca sardığını hissettim. Benden sakladığı sır, dünyayı kandıran bir yalan değil, doğaya ve zamana kafa tutan efsanevi bir aşktı. Kristal şişeyi göğsüme bastırarak o kırmızı güllerin ortasında dakikalarca hıçkıra hıçkıra ağladım.