Kocamın 63 Yıllık Sırrı: Ölümünden Sonra Gelen Çiçekler ve Gizemli Anahtar

Tarih: 13.04.2026 00:21

Haber Görseli

İstanbul’un o gri, insanın içine işleyen şubat sabahlarından biriydi. Fatih’teki eski ahşap pencereli evimin mutfağında, masanın köşesinde tek başıma oturuyordum. İnce belli bardağımdan yükselen çayın buharı, camdaki buğuya karışıyordu. Karşımdaki ahşap sandalye boştu. Ferhat’ın sandalyesi… 63 yıl boyunca her sabah karşımda oturan, çayına mutlaka iki şeker atan, gazeteye göz atarken bıyık altından gülümseyen o koca çınar artık yoktu. Ferhat’ı geçtiğimiz sonbaharda, sararan yapraklarla birlikte toprağa vermiştim. Hayatımın en büyük boşluğunu yaşıyordum ve bugün, onsuz geçireceğim ilk 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü.

Ferhat ile hikayemiz 1962 yılının şubat ayında, İstanbul Üniversitesi’nin o görkemli kapısının önünde başlamıştı. Ben Edebiyat Fakültesi’nde gencecik bir öğrenciydim, o ise Hukuk’ta okuyordu. Dönemin o naif, telaşlı İstanbul’unda, Vezneciler’deki öğrenci yurdunun küçük bir odasında bana kendi elleriyle hazırladığı o mütevazı yemeği hiç unutamam. Kuru fasulye ve pilavın yanında, cebindeki son harçlığıyla aldığı o küçük, kırmızı gül buketini uzatmıştı. Güllerin kokusu o gün ruhuma kazınmıştı. Bir de avucuma bıraktığı o gümüş yüzük… ‘Bu yüzük kar kararmaz Selma,’ demişti, ‘benim sana olan sevgim de öyle.’ O günden sonra gerçekten de hiç ayrılmadık. Tam 63 yıl boyunca, her Sevgililer Günü’nde kapıdan içeri mutlaka bir çiçekle girdi. Bazen Belgrad Ormanı’ndan topladığı yabani kır çiçekleri, bazen de Mısır Çarşısı’nın girişindeki çiçekçiden aldığı kocaman kırmızı güller… Bir kez olsun o günü atlamadı.

Ama şimdi yalnızdım. Evin içindeki sessizlik kulaklarımı sağır edecek kadar ağırdı. Hatıraların ağırlığı altında ezilirken, aniden sokak kapısına şiddetli, keskin bir şekilde vuruldu. İrkilerek yerimden sıçradım. ‘Kim o?’ diye seslendim ama cevap gelmedi. Bastonumdan destek alarak ağır adımlarla koridoru geçtim. Kalbim nedensizce hızla çarpıyordu. Kapıyı araladığımda soğuk bir rüzgar yüzüme çarptı ama merdiven boşluğunda kimsecikler yoktu. Sadece… sadece kapının eşiğinde, o çok iyi bildiğim kırmızı güllerden oluşan devasa bir buket ve üzerine iliştirilmiş sarı bir zarf duruyordu.

Nefesim kesildi. Gözlerim doldu. Titreyen ellerimle gülleri ve zarfı alıp içeri geçtim. Bu bir şaka mıydı? Ya da mahalleden birinin acıma duygusuyla yaptığı bir teselli mi? Zarfı dikkatlice açtım. İçinden tırtıklı, eski tip bir anahtar ve sararmış bir kağıt parçası düştü. Kağıttaki el yazısını gördüğüm an olduğum yere yığılacaktım. Bu Ferhat’ın yazısıydı. O hafif sağa eğik, inci gibi harfler… ‘Canım Selmam,’ diye başlıyordu mektup. ‘Eğer bu satırları okuyorsan, ben artık senin o güzel gözlerine bakamıyorum demektir. Bu zarfın içindeki anahtar, bir daireye ait. Bütün hayatımız boyunca, o çok güvendiğin kocan olarak senden bir şey sakladım. Seni bu dünyadaki her şeyden çok sevdim ama bu sırrı seninle paylaşamazdım. Özür dilerim biriciğim, başka türlü yapamazdım. Şimdi mektubun sonundaki adrese gitmeni istiyorum…’

Kanım donmuştu. Ferhat? Benim her şeyini bildiğimi sandığım, yalan söylemeyi bile beceremeyen Ferhat benden ne saklamış olabilirdi? Hem de bütün bir ömür boyu! Neler oluyordu? İçimi kemiren şüphe ve korkuyla karışık o dehşet duygusu beni ayağa kaldırdı. Hemen kalın yün paltomu sırtıma geçirdim, başörtümü bağladım. Mahallenin durağından bir taksi çağırdım. Şoför Halil beye mektuptaki adresi uzattığımda şaşırdı, ‘Abla emin misin, Balat’ın arka sokaklarında, terk edilmiş eski binaların olduğu bir yer burası,’ dedi. ‘Eminim Halil, sür lütfen,’ dedim.

Yolculuk tam bir saat sürdü. Camdan dışarı akıp giden İstanbul manzarasına bakarken aklımda binlerce senaryo dönüyordu. Ferhat’ın gizli bir hayatı mı vardı? Başka bir aile mi? Yasa dışı bir iş mi? Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Taksiden indiğimde karşımda eski, boyaları dökülmüş, iki katlı ahşap bir Rum evi duruyordu. Tahta merdivenleri gıcırdayarak çıktım. Anahtarı üzerinde 2 numara yazan yıpranmış kapının deliğine soktum. Ellerim o kadar titriyordu ki kilidi zor çevirdim. Kapı ağır ve paslı bir sesle aralandı.

İçeri adım attığım an yüzüme çok keskin, genzimi yakan bir koku çarptı. Tiner, vernik ve talaş kokusu… Loş odaya vuran sokak lambasının ışığında gördüklerim karşısında dehşete düştüm. ‘AMAN TANRIM FERHAT… SEN NEYİN İÇİNE KARIŞTIN BÖYLE?!’ diye çığlık attım.

Oda ağzına kadar ahşap oyuncaklarla doluydu. Binlerce, belki on binlerce el yapımı tahta at, tren, küçük bebek arabaları, bulmacalar… Duvarlarda fotoğraflar asılıydı. Fotoğraflarda Türkiye’nin dört bir yanındaki yetimhanelerden, kimsesiz çocukların gülümseyen yüzleri vardı. Odanın tam ortasında devasa bir çalışma tezgahı, çeşit çeşit oyma bıçakları ve kurumuş boya kutuları duruyordu. Tezgahın üzerinde, henüz boyanmamış küçük bir ahşap kalp ve yanında açık bırakılmış bir defter vardı. Deftere doğru sendeledim. Sayfaları çevirdiğimde Ferhat’ın yıllar boyunca tuttuğu notları gördüm: ‘Bugün Diyarbakır’daki yuvaya 50 tren gönderdim. Selma’ma yalan söyledim, kahveye gidiyorum diyerek buraya geldim. Affet beni Selmam. Ben yetimhanede büyüdüm, o soğuk duvarların ne demek olduğunu bilirim. Hiçbir çocuğun gözü yollarda kalmasın diye, senin o merhametli kalbini bu dertle yormamak için bu yükü tek başıma omuzladım.’

Gözyaşlarım defterin sararmış sayfalarına damlıyordu. Benim kocam, yıllarca kahvehanede arkadaşlarıyla oyun oynadığını sandığım saatlerde buraya kapanıp, kimsesiz çocuklar için oyuncaklar oymuştu. Keskin vernik kokusunun içinde, onun nasırlı ellerinin şefkatini hissettim. O, sadece bana değil, dünyadaki bütün sevgisiz kalmış çocuklara sevgililik yapmıştı. O an anladım ki, 63 yıl boyunca tanıdığım adam, aslında tahmin ettiğimden çok daha büyük bir kahramandı. Ahşap kalbi avuçlarımın arasına aldım ve boş odaya doğru fısıldadım: ‘Seni her şeyden çok seviyorum, koca yürekli adam…’