Yırtık Çizmelerin Ardındaki Milyoner: Fatih’te Bir Öğretmenin Hayatını Değiştiren Gece

İstanbul’un Fatih ilçesinde, dar sokakların arasına sıkışmış, dış cephe boyaları dökülmeye yüz tutmuş o eski devlet okulunda altıncı yılımdı. Adım Zeynep. 28 yaşındayım. Her sabah saat yediyi çeyrek geçe, simitçinin taze susam kokusu sokağı sararken o demir kapıdan içeri girerim. Okulun o kendine has tebeşir, toz ve eski ahşap kokusu altı yıldır ciğerlerime işlemiş durumda. Ay sonunu getirmek, 45.000 TL maaşla 25.000 TL’lik kirayı denkleştirmek, kredi kartı asgarilerini ödemek derken hayatın yükü omuzlarımda ağırlaşmıştı. Ancak kendi dertlerimi unutturan bir şey vardı: Şükrü Amca.
Şükrü Amca 71 yaşındaydı. Okulun hademesiydi. Bembeyaz saçları, her daim ütülü ama yaka kısımları yıpranmış gri gömleği ve yüzündeki o derin çizgilerle adeta okulun demirbaşıydı. Sabahları benden bile önce gelir, kaloriferleri yakar, bahçedeki çöpleri toplardı. Çoğu öğretmen ona sadece ‘Günaydın’ der geçerdi. O ise sessiz bir gölge gibiydi. Çocuklar onu çok severdi; teneffüslerde düşüp dizini kanatanın yanına ilk o koşar, beslenmesini unutanlara cebinden çıkardığı harçlıkla kantinden yarım tost alırdı.
Onun o eski, siyah iş botlarını ilk kez yağmurlu bir Kasım sabahı fark ettim. Ayakkabının burun kısmı tamamen açılmış, tabanı ise kalın, siyah elektrik bantlarıyla defalarca sarılmıştı. İstanbul’un o dondurucu ayazında, su birikintilerinin içinde o bantlı ayakkabılarla saatlerce ayakta kalıyordu. O manzarayı gördüğümde boğazıma bir yumru oturdu. Gururunu kırmak, onu diğer öğretmenlerin veya çocukların önünde utandırmak istemiyordum. Günlerce düşündüm. Kendi ekonomik sıkıntılarım yüzünden 1.500.000 TL’lik bir ev kredisinin altına girmiş, her ay kuruş hesabı yapan biriydim ama o bantlı ayakkabılar rüyalarıma girmeye başlamıştı.
Bir gün, sınıfımın en afacan öğrencilerinden Ali’yi yanıma çağırdım. ‘Aliciğim, sana gizli bir görev vereceğim. Git bakalım Şükrü Amca’na çaktırmadan kaç numara ayakkabı giydiğini sor.’ dedim. Ali kıkırdayarak koştu. Bahçede Şükrü Amca’nın yanına gidip ona bir şeyler sordu. Şükrü Amca o babacan tavrıyla gülümsedi, Ali’nin başını okşadı. Ali koşa koşa yanıma geldi. ‘Öğretmenim, 43 numaraymış! Bir de dedi ki, benim ayaklarım kürektir, zor sığar her ayakkabıya.’
O hafta sonu, Fatih’teki Ayakkabıcılar Çarşısı’na gittim. Kendi bütçemi epey sarsacak olsa da, su geçirmez, içi yünlü, ortopedik ve çok sağlam bir kışlık bot beğendim. Etiketinde 3.800 TL yazıyordu. Kredi kartımın limitini sonuna kadar zorlayıp o botu aldım. Pazartesi sabahı çok erken saatte okula gittim. Kimse yokken, temizlik odasına girip kutuyu onun dolabının içine bıraktım. Üzerine sadece küçük bir not iliştirdim: ‘Çocuklarımız için yaptığın her şeye teşekkürler. Isıtsın.’ İsmimi yazmadım. Kendini borçlu hissetmesini istemiyordum.
Bunun sıradan bir iyilik olarak kalacağını ve konunun kapanacağını sanıyordum. Ama yanılmışım. O gece, saat 21.00 sularında evimin kapısı çaldı. Kapı deliğinden baktığımda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Gelen Şükrü Amca’ydı! Evimi nereden bulmuştu? Kapıyı yavaşça açtım. Gözleri kıpkırmızıydı. Elinde benim aldığım bot kutusu değil, eski, sararmış bir dosya vardı. ‘Zeynep Öğretmenim… İçeri girebilir miyim?’ dedi titreyen bir sesle.
Salona geçtik. Ona bir yorgunluk kahvesi yaptım. Dosyayı sehpanın üzerine koydu. ‘Evimi nasıl buldunuz Şükrü Amca?’ diye sordum şaşkınlıkla. Derin bir nefes aldı. ‘Zeynep… Ben sadece bir hademe değilim.’ dedi. Kelimeler boğazında düğümleniyordu. ‘Senin o 15 yıl önce babanı kaybettiğin inşaat şirketinin asıl sahibi bendim. O kaza… O ihmal benim şirketimde yaşandı. Baban, benim taşeronumun hatası yüzünden o iskeleden düştü.’
Duyduklarım karşısında beynimden vurulmuşa döndüm. Nefes alamıyordum. Şükrü Amca gözyaşları içinde anlatmaya devam etti: ‘Olaydan sonra vicdan azabından delirmek üzereydim. Şirketi devrettim, tüm servetimi babasız kalan çocukların eğitim fonlarına bağışladım. Seni uzaktan hep takip ettim. Öğretmen olduğunu, bu okula atandığını öğrendiğim gün, Milli Eğitim’e gidip hademe olarak işe girmek için yalvardım. Sadece seni korumak, babanın yokluğunu sana hissettirmemek için… O yırtık ayakkabılar benim kefaretimdi, kendime verdiğim cezaydı. Ama sen… Sen benim nasır tutmuş, cezalı ruhuma bugün o botlarla merhamet ettin.’
O gece omuz omuza saatlerce ağladık. Şükrü Amca ertesi gün okula gelmedi. Onun yerine masamda, babamın adına yaptırılmış ve benim adıma devredilmiş devasa bir kız öğrenci yurdunun tapusu ve hisse senetleri vardı. O yırtık bantlı ayakkabılar ise, odamın en güzel köşesinde, affetmenin ve vicdanın bir sembolü olarak duruyor.