Kardeşlerim Miras Paylaşırken Bana Sadece Paslı Bir Sefer Tası Kaldı, Ama İçini Açtığımda Tüm Hayatım Değişti!
Eskişehir’in o dondurucu ayazının hüküm sürdüğü bir sabahtı ama benim içimi üşüten dışarıdaki kar değil, içimdeki o tarifsiz boşluktu. Dedem Hüseyin Efendi, bu dünyada tutunduğum tek daldı. Annemle babamı kaybettiğimiz o meşum geceden sonra bizi kanatlarının altına alan, nasırlı elleriyle bize hem annelik hem babalık yapan oydu. Odunpazarı’ndaki o iki katlı kerpiç evde, beş kardeşin en küçüğü olarak büyüdüm. Ancak benim varlığım, diğerleri için her zaman bir suçluluk hatırası olarak kaldı.
Kardeşlerim Murat, Caner, Kerem ve Pelin… Onlar için ben, o kazadan sağ kurtulan ‘uğursuz’ çocuktum. O gece kamyon bizim arabaya çarptığında, ben arkada bebek koltuğunda mışıl mışıl uyuyormuşum. Annem ve babam olay yerinde can verirken, itfaiye ekipleri beni sapasağlam çıkarmış. Abim Murat o zamanlar on iki yaşındaydı ve bu nefreti kalbine o gün ekmişti. Yıllarca sofrada bana ekmek uzatırken bile gözlerini kaçırdı. Onlara göre ben doğmasaydım, o gece o yola hiç çıkılmayacaktı.
Dedem ise tam tersiydi. Sabahın köründe, güneş henüz Porsuk Çayı’nın üzerine doğmadan uyanır, mutfağa geçerdi. Ben odaya sızan taze demlenmiş kahve kokusuyla uyanırdım. O meşhur metal sefer tasını hazırlarken çıkardığı tıkırtıları duyardım. O sefer tası, dedemin dürüstlük simgesiydi; yıllarca devlet demiryollarında çalışırken içine hep helal lokma koymuştu. Kardeşlerim üniversiteyi bitirir bitirmez sanki kaçarcasına farklı şehirlere dağıldılar. Bayramdan bayrama, o da dedemin hatırı için gelirlerdi.
Ben ise üniversiteyi bitirdiğim gün bavulumu toplamadım. Dedemin dizlerinin dibinde kaldım. Artık yaşlanmıştı, elleri titriyordu ama o sefer tasını hala her gün aynı özenle temizlerdi. Akşamları televizyonun karşısında oturup haberleri izlerken, ‘Elif kızım, senin bir hayatın var, git gez toz,’ derdi. Ben de elini öper, ‘Benim hayatım sensin dedem,’ derdim. O son bir yıl, ona adeta bir bebek gibi baktım. Vefat ettiğinde, dünyam başıma yıkıldı.
Cenazeden sonra noter vasiyetin okunması için bizi çağırdı. Kardeşlerim sanki yas tutmaya değil de ganimet paylaşmaya gelmiş gibiydiler. Murat abim şık takım elbisesiyle, Pelin ablam pahalı çantasıyla odada yerini almıştı. Noter kağıdı açtığında odada derin bir sessizlik oldu. Murat’a Odunpazarı’ndaki o tarihi ev kaldı. Caner’e dedemin gözü gibi baktığı klasik arabası verildi. Kerem ve Pelin ise 20’şer bin dolar aldılar.
Sıra bana geldiğinde noter duraksadı. ‘Elif’e ise…’ dedi, masanın altından o paslı, kenarları eğilmiş metal sefer tasını çıkardı. ‘Dedesi sadece bunu bırakmış.’ Murat bir anda kahkahayı patlattı. ‘Görüyor musun? Dedem bile sonunda anladı kimin neye layık olduğunu. Bütün yıl ona baktın, karşılığı bu paslı kutu mu Elif?’ dedi.
O an yerin dibine girmek istedim. Onca yılın, onca emeğin ve o büyük sevginin karşılığı bu aşağılanma mıydı? Hiçbir şey demedim. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken sefer tasını kucağıma aldım ve odayı terk ettim. Ayaklarım beni dedemin çocukken elimden tutup götürdüğü o eski parka götürdü. Banka çöktüm, elimdeki sefer tasına kırgınlıkla baktım.
Titreyen ellerimle sefer tasının paslanmış mandalını zorlayarak açtım. En üst bölmede sadece bir zarf vardı. Zarfı açtığımda içinden bir anahtar ve bir tapu senedi çıktı. Bu, şehrin en kıymetli bölgesindeki devasa bir arazinin tapusuydu. Ancak asıl şok alt bölmedeydi. Sefer tasının ikinci katını açtığımda gözlerime inanamadım; kutunun içi ağzına kadar Reşat altınlarıyla doluydu.
En altta ise küçük bir not vardı: ‘Yavrum, abilerin ve ablan kalplerindeki hırsla o evi ve parayı kısa sürede tüketecekler. Ama sen, benim ruhuma baktın. Bu sefer tası dürüstlük ve sadakatle dolu. Bu arsa üzerine bir okul yaptıracağını biliyorum, çünkü senin kalbin buna yeter.’ Dizlerimin bağı çözüldü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Dedem beni sadece sevmemiş, beni onlardan korumuş ve gerçek krallığını bana bırakmıştı.