Miras Paylaşımında Kardeşlerim Evi ve Arabayı Alıp Gülerken, Bana Kalan Eski Sefertasını Açınca Ellerim Titredi
İstanbul’un eski semtlerinden birinde, ahşap kokulu o yorgun evde büyüdük biz beş kardeş. Ben ailenin en küçüğü Elif. Hayatım, henüz iki yaşındayken bir trafik kazasında annemi ve babamı kaybetmemle başladı. O uğursuz geceden sağ çıkan tek kişi bendim. Arka koltuktaki bebek koltuğumda hiçbir şeyden habersiz ağlarken; kardeşlerim Kerem, Murat, Selin ve Arzu yetim kalmıştı. Onlar için ben sadece bir kardeş değil, mutluluklarını ellerinden alan o gecenin canlı hatırasıydım.
Bizi Selim Dedem büyüttü. Emekli bir tersane işçisiydi. Her sabah saat beşte uyanır, mutfakta demli bir çay koyar ve yıllardır elinden düşürmediği o eski, metal sefertasını hazırlardı. O metalin tezgaha değerken çıkardığı ‘tık’ sesi, çocukluğumun ninnisiydi. Kardeşlerim okul çağına gelip evden ayrıldıkça, dedemle o evde yalnızlaşmaya başladık. Her biri farklı şehirlere savruldu ama hiçbirinin kalbindeki o buz tabakası erimedi.
Üniversiteyi bitirdiğim gün dedemin yanında kalmaya karar verdim. Yaşlanmıştı, elleri titriyordu artık. Kardeşlerim ise sadece bayramlarda gelir, onda da göz ucuyla bana bakıp fısıldaşırlardı. Bir keresinde Kerem abimin, ‘Eğer o gece o doğmamış olsaydı, annemler o yola çıkmayacaktı. Her şey onun suçu,’ dediğini duydum. Kalbim bin parçaya bölündü ama sustum. Dedem benim tek sığınağımdı.
Geçen ay dedemi kaybettik. Taziyeler bittiğinde sıra vasiyetin okunmasına gelmişti. Avukatın ofisinde hepimiz toplandık. Kerem abime bahçeli aile evi kalmıştı. Murat’a dedemin arabası ve küçük bir arsa verildi. Selin ve Arzu’ya ise bankadaki nakit para paylaştırıldı. Sıra bana geldiğinde oda sessizleşti. Avukat masanın altından o tanıdık nesneyi çıkardı: ‘Elif Hanım’a ise dedesinin her gün işe götürdüğü o metal sefertası bırakılmış.’
Odada bir kahkaha tufanı koptu. Kerem abim, ‘Gördün mü, dedem bile senin ne olduğunu anlamış. Bize koca bir hayat, sana ise paslı bir teneke kutu!’ diyerek güldü. Gözyaşları içinde o sefertasını alıp çıktım. Gülhane Parkı’nda bir banka oturdum. Öfkeyle sefertasının paslı mandalını zorlayarak açtım.
En üst bölmede bir anahtar ve eski bir fotoğraf vardı. Altında ise dedemin notu: ‘Elifim, onlar mülk istedi, ben onlara mülk bıraktım. Ama sana gerçeği ve geleceği bırakıyorum.’ En alt bölmede ise bir banka kasası belgesi ve bir itirafname duruyordu. Meğer dedem, memleketteki zeytinlikleri yıllar önce gizlice satmış ve parasını benim adıma yatırmış. Değeri, kardeşlerime kalan evin on katıydı.
Ama asıl şok edici olan mektuptaki gerçekti: ‘O gece kazayı yapan kamyon şoförü Kerem’in arkadaşıydı. Kerem babandan gizlice arabayı almış, yakalanınca tartışmışlardı. Baban o sinirle yola çıktığında kaza oldu. Kerem vicdan azabını sana yükledi.’ Dizlerimin üzerine çöküp ağladım. Dedem bana sadece bir servet değil, masumiyetimi de geri vermişti. O eski sefertası, dünyanın en değerli hazinesiydi.
