Musalla Taşının Yanındaki O Hasır Sepet: 40 Yıl Boyunca Saklanan Gözü Yaşlı Sır!
Anadolu nun bağrında, zamanın sanki durduğu o küçük kasabada, kışın en sert yüzünü gösterdiği bir Ocak gecesiydi. Rüzgar, eski caminin minaresinde ıslık çalıyor, sokak lambaları titrek ışıklarıyla karanlığı delmeye çalışıyordu. Caminin emektar müezzini Nuri Efendi, yatsı namazını kıldırdıktan sonra ağır adımlarla son cemaat yerindeki lambaları söndürüyordu. Dizlerindeki sızı, her adımda ona yetmiş yıla yaklaşan ömrünü hatırlatıyordu. Tam büyük demir kapıyı kilitlemek üzereyken, rüzgarın uğultusu arasında tuhaf, incecik bir ses duydu. Önce rüzgarın oyunu sandı, kulaklarını tıkadı ama ses kesilmedi. Bir kedi yavrusu mu diye düşündü, vicdanı el vermedi ve elindeki feneri şadırvanın olduğu tarafa, karanlığın en koyu olduğu köşeye doğru tuttu. Işığın hüzmesi, musalla taşının hemen dibindeki eski bir hasır sepete çarptığında Nuri Efendi nin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Sepetin içinden yükselen o cılız ağlama sesi, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yarıyordu.
Nuri Efendi, titreyen elleriyle sepete yaklaştı. İçinde, üzerine kat kat yün battaniyeler sarılmış, sadece minik burnu ve nemli gözleri görünen bir bebek duruyordu. Soğuktan morarmış parmaklarıyla battaniyeyi hafifçe araladığında, bebeğin kendisine bakıp sustuğunu gördü. O an sanki zaman durdu, rüzgar dindi ve koca cami avlusu sadece iki canın nefesiyle doldu. Müezzin, kendi çocuklarını yıllar önce toprağa vermiş, eşi Fatma yı ise geçen kış kaybetmişti. Yapayalnızdı, evi de cami avlusu gibi soğuk ve sessizdi. Bebeği kucağına aldığı an, göğsünde unuttuğu bir sıcaklığın yeniden filizlendiğini hissetti. Bebeğin teninden yayılan o cennet kokusu, Nuri Efendi nin kurumuş gözpınarlarını harekete geçirdi. Hıçkırarak ağlamaya başladı. ‘Kimin nesisin sen küçük yavru, hangi dert seni bu taşın üzerine bıraktırdı?’ diye fısıldadı karanlığa doğru.
Bebeği kucağında sıkıca sararak caminin içindeki küçük odaya, sobanın yanına götürdü. Odadaki eski koltuğa oturduğunda, bebeğin battaniyesinin arasına iliştirilmiş sarı bir zarf buldu. Zarfın üzerine, titrek bir el yazısıyla ‘Hakkınızı helal edin, ona sadece Allah rızası için merhamet edin’ yazılmıştı. Nuri Efendi nin elleri daha çok titremeye başladı. Zarfı açtığında içinden çıkan mektup, bir annenin çaresizliğinin feryadıydı. Mektupta annesi, ölümcül bir hastalığa yakalandığını, gidecek hiçbir yerinin olmadığını ve bu sabinin kimsesiz kalmasından korktuğu için onu Allah ın evine emanet ettiğini yazıyordu. Bebeğin adını ‘Umut’ koymuştu. Nuri Efendi, mektubu okurken odayı dolduran soba çıtırtıları, adeta bu dramın fon müziği gibiydi. Kasabanın doktorunu ve jandarmayı çağırması gerektiğini biliyordu ama o an Umut u kimseye vermek istemedi. Sanki bu bebek, ona Rabbinden gönderilmiş son bir teselli, bir yaşama tutunma sebebiydi.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte olay kasabada duyuldu. Herkes camiye akın etti. Kimisi bebeği bir an önce devlete teslim etmek gerektiğini söylüyor, kimisi de bu günahın altından nasıl kalkılacağını tartışıyordu. Nuri Efendi ise kararlıydı. ‘Bu çocuk bana emanet edildi, bu avluda bulundu, burada büyüyecek’ dedi. Kasabalılar şaşkındı. Kimsesiz, yaşlı ve fakir bir müezzin nasıl bir bebeğe bakabilirdi? Ancak Nuri Efendi deki o sarsılmaz irade herkesi susturdu. Kasabanın kadınları sırayla süt getirdi, giysiler dikildi. Cami bahçesi, Umut un ağlamalarıyla şenlenmeye başladı. Nuri Efendi, Umut u bir dede şefkatiyle değil, adeta hem annesi hem babası gibi bağrına bastı. Geceleri uykusuz kaldı, ona masallar anlattı, ezan sesleriyle uyuttu. Umut, caminin taş duvarları arasında, cemaatin dualarıyla büyüyen, herkesin ‘Camimizin Çocuğu’ dediği bir neşe kaynağı haline geldi.
Yıllar yılları kovaladı, Umut ilkokula başladı, sonra ortaokula geçti. Her okul çıkışında koşarak camiye gelir, Nuri Efendi nin dizinin dibine oturup ödevlerini yapardı. Nuri Efendi ise her geçen gün biraz daha yaşlanıyor, beli biraz daha bükülüyordu ama Umut un bir gülüşü onun tüm yorgunluğunu alıyordu. Aralarındaki bağ, kan bağından çok daha öte, ruhsal bir bütünlüğe dönüşmüştü. Umut, kökenini hiç sorgulamadı; çünkü Nuri Efendi ona sevginin olduğu her yerin bir yuva olduğunu öğretmişti. Kasaba halkı da bu sırrı bir kutsal emanet gibi korudu. Hiç kimse Umut un yüzüne ‘sen terk edildin’ demedi. Ancak bir gün, Umut 18 yaşına geldiğinde, Nuri Efendi ağır bir hastalığa yakalandı. Artık yolun sonunun göründüğünü anlayan ihtiyar adam, o kış gecesi sakladığı sarı zarfı sandığından çıkardı.
Umut, babasının yatağının kenarında, onun zayıflamış ellerini tutarken gerçeklerle yüzleşti. Nuri Efendi, güçlükle konuşarak, ‘Evladım, sen benim bu dünyadaki tek servetimsin. Seni bulduğumda dünya benim için karanlıktı, sen güneş oldun doğdun’ dedi ve mektubu ona uzattı. Umut, mektubu okurken gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu. Kendi öz annesinin veda sözleri ve Nuri Efendi nin ona sunduğu bu devasa fedakarlık karşısında ne diyeceğini bilemedi. O an anladı ki, gerçek baba sadece dünyaya getiren değil, bir ömrü karşılıksızca feda edendi. Nuri Efendi o gece, huzur içinde, Umut un kollarında son nefesini verdi. Kasaba, tarihinin en kalabalık cenazesini gördü. Herkes ağlıyordu ama en çok da bir yetim olarak girip bir evlat olarak çıktığı o caminin avlusunda Umut ağlıyordu.
Nuri Efendi nin vefatından sonra Umut kasabadan ayrılmadı. Okudu, mühendis oldu ama her fırsatta o camiye, o avluya döndü. Musalla taşının yanına bir gül ağacı dikti. Her sabah namazından sonra o ağacı sularken sanki Nuri Efendi ile dertleşiyordu. Bir gün, kasabanın yaşlılarından biri Umut un yanına gelerek ona hiç bilmediği bir şeyi anlattı. Nuri Efendi, Umut u bulduğu o gece aslında kasabadan ayrılmayı, tüm eşyalarını satıp uzaklara gitmeyi planlıyormuş. Eşinin ve çocuklarının acısı ağır geldiği için canına kıymayı bile düşünmüş. Ama o gece Umut un sesi, sadece bir bebeğin kurtuluşu değil, aslında intiharın eşiğindeki yaşlı bir adamın da kurtuluşu olmuş. İkisi birbirlerine can yoldaşı, birbirlerine hayat nefesi olmuşlardı.
Hikaye burada bitmiyor, asıl mucize 40 yıl sonra gerçekleşiyordu. Umut, artık başarılı bir iş insanı ve iki çocuk babasıyken, caminin restorasyonu için büyük bir bağış yapmıştı. Çalışmalar sırasında, caminin kütüphanesindeki eski kayıtların arasında bir fotoğraf bulundu. Fotoğrafta genç bir kadın, kucağında bir bebekle cami avlusunda duruyordu. Fotoğrafın arkasında ise şöyle yazıyordu: ‘Nuri ağabey, biliyorum beni tanımayacaksın ama kızın Elif ten sana kalan son yadigar bu sabidir. Ona senden başka kimse merhamet edemezdi.’ Umut, fotoğrafı gördüğünde sarsıldı. Elif, Nuri Efendi nin yıllar önce evden kaçan ve bir daha haber alınamayan küçük kızıydı. Nuri Efendi, o gece bulduğu bebeğin aslında kendi torunu olduğunu hiçbir zaman öğrenememişti. O, sadece bir ‘kul’ olarak, bir bebeğe kucağını açmıştı. Ama kader, ona kendi kanından bir canı emanet etmişti.
Bu muazzam gerçek kasabada yankılandığında, herkes ilahi adaletin ne kadar ince işlediğini bir kez daha anladı. Nuri Efendi, tanımadığı bir yetime bakıyorum sanırken aslında kendi soyunu devam ettirmiş, kendi kızının hatasını ve acısını bağrına basmıştı. Umut, bu gerçeği öğrendiğinde ağlayarak Nuri Efendi nin mezarına gitti. ‘Dede, baba, sırdaşım… Sen bana sadece hayatını değil, geçmişimi de vermişsin’ diye fısıldadı. Mezardaki çiçeklerin kokusu, tıpkı o kış gecesi battaniyenin arasından gelen bebek kokusu gibiydi. Sevgi, bazen bilmeden, bazen görmeden edilen bir duanın karşılığıydı.
Bugün o caminin avlusundan geçenler, musalla taşının yanındaki devasa gül ağacına bakıp duraksarlar. O ağacın kökleri, bir adamın merhametiyle sulanmış, dalları ise bir çocuğun vefasıyla göğe yükselmiştir. Bu hikaye, bize gösteriyor ki, karşılıksız iyilik asla kaybolmaz. Kimsesizlerin kimsesi olan Allah, bazen bir bebeği bir yaşlıya, bazen bir yaşlıyı bir bebeğe derman diye gönderir. Cami avlusunda bulunan o bebek, şimdi koca bir çınar gibi o kasabayı gölgeliyor. Ve Nuri Efendi nin ruhu, her ezan sesinde, o çok sevdiği avluda dolaşmaya devam ediyor. İyilik yapın, çünkü iyilik sizi hiç ummadığınız bir anda, en karanlık gecenizde bulacaktır.
Sonuçta hayat, tesadüflerden değil, tevafuklardan ibarettir. O gece rüzgar esmeseydi, bebek ağlamasaydı ya da Nuri Efendi nin kalbi katılaşmış olsaydı, bugün bu hikaye anlatılmıyor olacaktı. Ama bir adam ‘merhamet’ dedi, bir bebek ‘hayat’ dedi ve ortaya bu unutulmaz destan çıktı. Eğer bir gün yolunuz o küçük kasabaya düşerse, caminin avlusuna girin, o gül ağacının gölgesinde bir an durun. Belki siz de o sessizliğin içinde Nuri Efendi nin ‘Umut…’ diye seslendiğini ve bir çocuğun ‘Buradayım baba’ dediğini duyabilirsiniz. Çünkü sevginin olduğu yerde ölüm yoktur, sadece bir form değiştirme vardır.