Kocam "Sen artık bana layık değilsin, köylü kaldın" diyerek lise aşkı uğruna beni gece yarısı kapı dışarı etmişti, fakat on yıl sonra felç geçirip o genç kadın tarafından terk edildiğinde, yatırıldığı o lüks rehabilitasyon merkezinin başhekimi olduğumu görünce utancından hüngür hüngür ağladı.
Kenan ile evlendiğimizde ikimiz de yolun en başındaydık. O küçük bir esnaf, ben ise tıp fakültesinin son sınıfında okuyan, hayalleri olan genç bir kadındım. İşlerini büyütme sevdasına kapıldığında, "Senin desteğine ihtiyacım var, okulu dondur, şirket kurulunca devam edersin" diyerek beni ikna etmişti. Onun için eğitimimi yarıda bırakmış, yıllarca ofis işlerinden evdeki misafir ağırlamalarına kadar her yükü omuzlamıştım. Ta ki o karanlık kasım gecesine kadar... Kenan artık büyük ihaleler alan, lüks arabalara binen bir iş adamı olmuştu. O gece yarısı, yanında lise yıllarında ona yüz vermeyen ama zenginleştiğini görünce etrafında pervane olan Ceren ile eve geldi. Gözlerimin içine baka baka, hiçbir vefa kırıntısı taşımayan o soğuk sesiyle, "Sen artık benim vizyonuma uymuyorsun. Girdiğim ortamlarda bu köylü halinle beni aşağı çekiyorsun. Ceren ile yeni bir hayata başlıyorum," diyerek o yağmurlu gecede beni kapı dışarı etti. Üzerimdeki pijamalarım ve elime tutuşturduğu küçük bir çantayla sokak lambasının altında öylece kalakaldığımda, içimde bir şeylerin sonsuza dek kırıldığını ama aynı zamanda yeni bir gücün filizlendiğini hissetmiştim.
O gece o ıssız bankta otururken kendime bir söz verdim; bana "köylü ve yetersiz" diyerek acımasızca çöpe atan bu adama, gerçek değerin ve gücün ne olduğunu gösterecektim. Ertesi gün, yıllar önce dondurduğum tıp fakültesine gidip kaydımı yenilettim. Gündüzleri hastanede staj yapıyor, geceleri ise hasta bakıcılık yaparak geçimimi sağlıyordum. İçimdeki acı öylesine taze, öylesine yakıcıydı ki, bu yangını sadece başarıyla söndürebilirdim. Tıp eğitimimi birincilikle bitirdim, ardından nöroloji ve fizik tedavi üzerine ihtisas yaptım. Yıllar birbirini kovalarken, Kenan ve Ceren'in o gösterişli magazin hayatlarına dair haberler kulağıma geliyordu elbette. Ama benim gözüm sadece önümdeki hedeflerdeydi. Gecemi gündüzüme katarak çalışmamın, hastalarıma gösterdiğim eşsiz ihtimamın sonucunda, ülkenin en saygın doktorlarından biri haline geldim. Ve onuncu yılın sonunda, sadece elit hastaların kabul edildiği, devasa bir çam ormanının içine kurulmuş o lüks rehabilitasyon merkezine başhekim olarak atandım.
Geçtiğimiz perşembe sabahı, asistanım odama girdiğinde elinde yeni bir hastanın dosyası vardı. "Hocam," dedi çekinerek, "Bir hasta sevk edildi. Ağır bir inme geçirmiş, vücudunun sağ tarafı tamamen felçli. Ancak asıl üzücü olan, adamın durumu değil. Bütün mal varlığı, felç geçirdiği gün eşi tarafından usulsüz vekaletlerle satılıp yurt dışına kaçırılmış. Adam beş parasız ve kimsesiz kalmış. Eski yüksek limitli sigorta poliçesi sayesinde merkezimize kabul edilebildi." Asistanın uzattığı dosyayı açtığımda, sayfada yazan o ismi gördüm: Kenan Yılmaz.
Kalbim anlık bir tekleme yaşasa da, ellerim titremedi. O an içimde ne bir zafer çığlığı ne de bir intikam ateşi yandı; sadece ilahi adaletin o kusursuz terazisine duyduğum derin bir hayranlık vardı. Beyaz önlüğümü ilikledim, stetoskobumu boynuma taktım ve ağır, kendinden emin adımlarla Kenan'ın yatırıldığı 304 numaralı odaya doğru yürümeye başladım.
Odanın kapısını yavaşça araladım. İçerisi o bildik, steril hastane kokuyordu. Kenan yatakta, sadece sol gözünü kırpabildiği, yüzünün sağ tarafının tamamen çöktüğü o acınası halde yatıyordu. Camdan dışarıya, o derin boşluğa bakıyordu. Uğruna beni bir gece yarısı sokağa attığı o "vizyonlu ve modern" hayatı, onu o yatağa bir çöp gibi bırakıp gitmişti. Topuklu ayakkabılarımın parke zeminde çıkardığı o tok sesi duyduğunda, başını büyük bir zorlukla bana doğru çevirdi.
Göz göze geldiğimiz o an, odadaki oksijenin tamamen çekildiğini hissettim. Kenan'ın o her zamanki kibirli, alaycı bakışları gitmiş, yerine ölümcül bir şok ve tarifi imkansız bir dehşet gelmişti. Karşısında gece yarısı sokağa attığı o çaresiz kadını değil; üzerine tam oturan beyaz önlüğü, başhekim yaka kartı, kendinden emin ve güçlü duruşuyla ona yukarıdan bakan bir otoriteyi görüyordu. Rengi saniyeler içinde kirece döndü. Felçli olmayan dudakları titredi, bir şeyler söylemek için çabaladı ama boğazından sadece boğuk, çaresiz hırıltılar döküldü. Ve o an, hayatımda görebileceğim en ağır manzara gerçekleşti; Kenan, o büyük kibrinin altında ezilerek, sağlam kalan tek eliyle yüzünü kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Gözyaşları, kırışmış yanaklarından hastane yastığına damlıyordu.
Yatağının başucuna kadar yaklaştım. Ellerimi cebime koyarak ona sakin, dingin ve bir o kadar da buz gibi bir sesle fısıldadım....