42 yaşındayım ve eşim öldükten sonra hayatım, 15 yaşındaki oğlum Emir'in etrafında şekillendi. Emir, yaşıtları gibi gürültülü oyunlar oynamak yerine, sessizliği ve üretmeyi seven, ince ruhlu bir çocuktu. Son üç ayını, yeni doğan yoğun bakım ünitesindeki prematüre bebekler için rengarenk, yumuşacık 17 adet bere örerek geçirmişti. Ancak, bizi hiçbir zaman kabullenemeyen, soğuk ve kibirli kayınvalidem Şermin, Emir'in bu ince ruhunu "köylü işi uğraşlar" ve "utanç verici" olarak nitelendirip, Paskalya sabahı o bereleri kapımızdan çaldı. Onu bahçesinde, o güzelim emekleri teneke bir bidonun içinde yakarken yakaladığımızda dünya başıma yıkıldı. Emir'in titreyen bedeni, Şermin'in umursamaz yüzü ve benim içimde kopan o fırtına... Ve tam ben Şermin'e hayatımızdan tamamen çıktığını haykırırken, bahçe kapısında beliren siyah arabalar, kameralar ve kasabanın belediye başkanı...
Başkan, etrafa yayılan kesif yanık akrilik ip kokusunu ve rüzgarda savrulan siyah dumanı fark edip o can alıcı soruyu sormuştu:
"Hanımefendi... Bu yanan şey nedir?"
Şermin'in o her zamanki kendinden emin, çevresine tepeden bakan kibirli duruşu saniyeler içinde yerle bir oldu. Gözleri, belediye başkanının omuzlarının üzerinden bize doğru çevrilen devasa kamera lenslerine takılı kaldı. Yüzündeki kan çekilmiş, incecik çizilmiş kaşları şaşkınlıkla havalanmış, dudakları aralanmış ama tek bir kelime bile edememişti. Rüzgar, teneke bidondan yükselen külleri Şermin'in o çok övündüğü, her sabah bahçıvana özel olarak düzelttirdiği kusursuz çimlerinin üzerine savuruyordu. Mavi, pembe ve sarı iplerin yarı yanmış kalıntıları, o yeşilliğin üzerinde birer utanç lekesi gibi duruyordu.
"Başkan bey..." diye geveledi Şermin en sonunda. Sesindeki o buyurgan ton gitmiş, yerine köşeye sıkışmış birinin çaresiz tizliği gelmişti. "Sadece... bahçe temizliği yapıyordum. Eski, gereksiz bazı paçavraları yakıyordum. Siz... Sizin ne işiniz var burada bu saatte? Hem de kameralarla?"
Tam o an, belediye başkanının makam aracının arka kapısı açıldı. Siyah, şık paltosuyla, sakin ama bir o kadar da yeri sarsan adımlarla arabadan inen kişi, hayatıma aylar önce giren, yaralarımı saran ve Emir'i kendi öz oğlu gibi bağrına basan yeni eşim, Kenan'dı.
Evliliğimiz henüz çok tazeydi. Kenan, başarılı bir mimar olmasının yanı sıra, kasabanın en saygı duyulan isimlerinden biriydi. Şermin onu ilk gördüğünden beri içten içe kıskanır, eşimin bana ve özellikle de Emir'e duyduğu sevginin "gerçek olamayacak kadar abartılı" olduğunu iddia ederdi. Oysa Kenan, Emir'in sadece bir çocuk değil, çok özel bir ruh olduğunun en başından beri farkındaydı.
Kenan'ın gözleri önce bana, sonra titremesini zar zor kontrol eden, yumruklarını sıkmış haldeki Emir'e kaydı. Yüzündeki o her zamanki şefkatli, aydınlık gülümseme tamamen silinmiş, yerini çelik gibi sert, tavizsiz bir ifade almıştı. Adımlarını hızlandırarak yanımıza geldi ve hiç tereddüt etmeden elini Emir'in omzuna koydu. O dokunuş, sanki oğluma dünyadaki tüm güveni, yıkılmaz bir kalkanı tek bir anda aşılamıştı. Emir'in titremesi o an kesildi.
"O yanan şey," dedi Kenan, sesi bahçedeki herkesin, hatta sokağın başındaki meraklı komşuların bile duyabileceği kadar gür ve netti. Gözlerini Şermin'in korkudan büyümüş gözlerine dikmişti. "Benim oğlumun, aylarca uykusuz kalarak, minicik elleri üşümesin diye prematüre bebekler için ördüğü 17 adet umuttu."
Belediye başkanı şaşkınlıkla Kenan'a, ardından Şermin'in o anki acınası haline döndü. Kameraların kırmızı kayıt ışıkları yanıp sönüyor, gazeteciler bu beklenmedik dramı saniye saniye banda kaydediyordu. Şermin, hayatı boyunca en çok değer verdiği şey olan "elalem ne der" korkusuyla nihayet en acı şekilde yüzleşiyordu ve bu yüzleşme ne yazık ki onun için canlı yayındaydı.
"Kenan..." dedi Şermin yutkunarak. "Sizin... sizin ne işiniz var burada?"
Kenan derin bir nefes aldı ve Emir'i biraz daha kendine çekti, onu adeta kendi bedeninin bir parçası gibi korumaya aldı. "Biz aslında buraya, bizim evimize gidiyorduk Şermin Hanım," dedi Kenan, kelimeleri birer tokat gibi kadının yüzüne çarparken. "Belediye başkanımız, hastane yönetiminden Emir'in başlattığı bu muhteşem kampanyayı duymuş. Yoğun bakımdaki o minicik savaşçılar için gösterdiği bu eşsiz duyarlılık adına, ona kasabamızın 'Yılın Gönüllüsü Onur Ödülü'nü vermek, bu güzel haberi de yerel kanalda yayınlayarak diğer gençlere örnek olmasını sağlamak istedik. Kameralarla, ödülle ve teşekkür plaketiyle kapınıza kadar değil, bizim evimize geliyorduk. Ancak arabalarımızla sokağa girdiğimizde, senin evinin bahçesinden yükselen bu siyah dumanı ve eşimle oğlumun buraya doğru koştuğunu gördük."
Kenan yavaşça, kendinden emin adımlarla yanan bidona doğru yürüdü. İçinden, yarısı yanmış ama hala o parlak sarı rengini koruyan bir bere parçasını yandaki demir çubuk yardımıyla çekip çıkardı. Kameraman anında zum yaparak o yanık, kül olmuş çocuk beresine odaklandı....