17 Yaşımda İkizlerimle Beni Terk Eden Eski Sevgilim
İkiz oğullarımı kucağıma aldığımda henüz on yedi yaşındaydım. Yaşıtım olan kızlar mezuniyet balosu ve üniversite sınavları için endişelenirken, ben bez masraflarını düşünüyor ve sabah bulantılarımı öğretmenlerden saklamaya çalışıyordum.
Babaları Kaan, lisedeki sevgilim ve okulun basketbol yıldızıydı; beni ne kadar sevdiğine yeminler ederdi. Hamile kaldığımda dehşete düşmüştüm ama yine de ona söyledim. Tepkisi anındaydı: “Bunu halledeceğiz bebeğim. Seni seviyorum. Biz bir aileyiz. Hep yanında olacağım. Daima.”
Ama ertesi sabah aniden ortadan kayboldu. Ne bir mesaj, ne bir arama, ne de bir açıklama…
Umut ve Deniz’i tek başıma büyüttüm. İnanılmaz derecede zordu. Yıllarca anneliği okulla, sonra da kira, faturalar ve mama masraflarını karşılayabilmek için bulabildiğim her türlü yarı zamanlı işle bir arada yürütmeye çalıştım. Ama hayatta kaldık, başardık.
Ve bu yıl, ikisi de henüz on altı yaşındayken son derece prestijli bir üniversiteye hazırlık programına kabul edildiklerinde, yaşadığım her zorluğun nihayet bir anlamı olduğunu düşündüm.
Ta ki o salı gününe kadar… İşten eve geldiğimde her iki oğlumu da kanepede kaskatı ve bembeyaz bir yüzle otururken buldum.
“Ne oldu?” diye sordum.
Deniz’in sesi buz gibiydi: “Anne… Artık seninle görüşemeyiz.”
Mideme kramp girdi. “Siz neden bahsediyorsunuz?”
Umut gözlerini kaçırdı. “Bugün babamızla tanıştık. Bizi buldu. Bize gerçeği anlattı.”
Kanım dondu. “Ne gerçeği? O bizi terk et—”
“Bizi ondan senin uzak tuttuğunu söyledi,” diye çıkıştı Deniz. “Onu hayatımızdan senin çıkardığını…”
Sadece bakakaldım.
Umut sessizce ekledi: “O, bizim hazırlık programının müdürüymüş. Bizi soyadımızdan bulmuş.”
Odanın başıma yıkıldığını hissettim. Deniz devam etti: “Eğer onun ofisine gidip şartlarını kabul etmezsen, bizi programdan attıracağını söyledi. Hayatımız boyunca hiçbir üniversiteye giremememizi sağlayabilirmiş.”
Boğazım düğümlendi. “Ne… Ne şartı?”
Umut’un sesi iğrentiyle titriyordu…
“Senden tüm velayet hakkından vazgeçmeni ve bizi ona devretmeni istiyor,” dedi Umut, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Zengin ve nüfuzlu bir kadınla evlenmiş ama çocukları olmuyormuş. Eğitim vakfının yönetim kuruluna girebilmek için o elit çevreye karşı ‘mükemmel aile babası’ imajına ihtiyacı varmış. Bizi nüfusuna alacak, bizimle o lüks evde yaşayıp etrafa şov yapacakmış. Senin ise bu şehri temelli terk etmeni, bir daha bizimle asla iletişim kurmamanı şart koşuyor. Eğer bunu yapmazsan… O prestijli okuldaki tüm kayıtlarımızı sileceğini, bağlantılarını kullanarak bizi hiçbir üniversiteye aldırmayacağını söyledi anne.”
Duyduklarım karşısında odanın duvarları üzerime üzerime geliyordu. On altı yıl önce beni o karanlık, soğuk hastane odasında beş parasız ve yapayalnız bırakan o korkak çocuk; şimdi kravatlı, nüfuzlu bir canavar olarak geri dönmüş, tırnaklarımla kazıyarak büyüttüğüm evlatlarımı benden çalmaya çalışıyordu! Dizlerimin üzerine çöküp ağlamamı, pes etmemi bekliyordu. Ama Kaan’ın unuttuğu bir şey vardı: Ben artık on yedi yaşındaki o çaresiz, ürkek lise öğrencisi değildim. Ben yavruları için dünyayı ateşe verebilecek bir anneydim.
Derin bir nefes aldım, titreyen ellerimi dizlerime bastırarak ayağa kalktım. Çocuklarıma doğru yürüdüm ve yatak odamdaki o eski, kilitli ahşap kutuyu getirip önlerine koydum. “Size yalan söylediğini kanıtlayabilirim,” dedim kararlı bir sesle.
Kutuyu açtım. İçinden, Kaan’a hamileyken ve doğurduktan sonra yazdığım ama hiçbir zaman alıcıya ulaşmayan, üzerinde ‘Adresten taşınmış’ damgaları olan onlarca mektup, onun engellediği için asla iletilmeyen mesaj dökümleri ve tek başıma ödediğim, altında sadece benim imzamın olduğu o ağır hastane faturalarını çıkardım. “Babanız sizi benden istemedi. O, sorumluluktan kaçıp kendi lüks hayatını kurmayı seçti. Ve şimdi, sadece kendi kariyeri için sizin emeğinizin ve başarılarınızın üzerine konmak istiyor.”
Deniz ve Umut, o sararmış belgelere bakarken gözlerindeki o buz gibi öfke bana değil, babaları olacak o adama yöneldi. Umut ayağa kalkıp bana sımsıkı sarıldı, ardından Deniz de katıldı. “Seni asla bırakmayız anne,” diye fısıldadı Deniz. “O adamın bizim babamız olmadığını biliyorduk ama bizi seninle, senin hayallerinle tehdit ettiğinde korktuk.”
Gözyaşlarımı sildim ve gözlerimde tehlikeli bir kıvılcım çaktı. “Korkmayın,” dedim. “Bu oyunu onun kurallarıyla değil, kendi kurallarımızla oynayacağız.”
Ertesi sabah, üzerime en şık kıyafetlerimi giyip o prestijli okulun gösterişli kapısından içeri girdim. Kaan’ın o geniş, deri koltuklu müdür odasına adım attığımda, beni kibriyle ve o iğrenç gülümsemesiyle karşıladı. Önüme kalın bir dosya fırlattı. “Zeki bir kadın olduğunu biliyordum,” dedi arkasına yaslanarak. “İmzala şu feragatnameyi ve şehri terk et. Çocuklar en iyi okullarda okuyacak, benim mükemmel imajım tamamlanacak. Yoksa o çok sevdiğin ikizlerin, hayatları boyunca asgari ücretle çalışmak zorunda kalır. Karar senin.”
Masaya doğru eğildim, yüzümde zerre kadar korku yoktu. “Ne kadar zavallı bir adamsın,” dedim buz gibi bir sesle. “Kendi çocuklarının hayatını karartmakla tehdit edecek kadar acizsin. Sırf o vakfın yönetim kuruluna girebilmek için sahte bir babalık taslıyorsun, değil mi?”
“Evet, taslıyorum!” diye bağırdı öfkeyle. “Çünkü o koltuğu istiyorum ve o ikizler benim biletim! Onları ben var ettim, şimdi de onların başarılarını ben kullanacağım. Sen sadece on altı yıl boyunca onlara bakan bir bakıcıydın!”
Gülümsedim. Çantamdan cep telefonumu çıkardım ve ekrandaki ‘Canlı Yayın’ yazısını ona çevirdim. Kaan’ın yüzündeki o kibirli ifade saniyeler içinde donup kaldı. “Anlamadığın bir şey var Kaan,” dedim sesimi yükselterek. “Bu okulun kurucu vakıf üyeleri, yönetim kurulu başkanı ve okulun veli grubundaki yüzlerce kişi şu an bu özel bağlantıdan seni canlı olarak izliyor. İkizlerimin dahi teknoloji becerilerini küçümsememeliydin; bu yayın ağını onlar kurdu.”
Kaan dehşet içinde ayağa fırladı, rengi kağıt gibi bembeyaz olmuştu. “Sen… Sen ne yaptın?!” diye kekeledi.
“Sadece gerçek yüzünü o çok önemsediğin ‘prestijli’ insanlara gösterdim,” diyerek arkamı döndüm ve odadan çıktım.
Sonuç mu? Kaan o gün o okuldan rezil rüsva edilerek, güvenlik görevlilerinin eşliğinde kovuldu. Vakıf yönetimi ona yüklü bir tazminat davası açtı ve eşinin ailesi tüm bu iğrenç şantajı öğrenince onu beş parasız sokağa attı. İkizlerim ise o programda sadece kalmakla yetinmedi; yönetim kurulu, onların bu dürüstlüğünü ve cesaretini onurlandırarak onlara tam kapsamlı üniversite bursu bağladı.
Hayat bana şunu çok acı bir şekilde öğretmişti: Gerçek ebeveynlik, aynı kanı taşımakla veya lüks ofislerden ahkâm kesmekle olmuyordu. Gerçek ebeveynlik; uykusuz gecelerde o ateşi düşürmek, cebindeki son kuruşla o sütü almak ve çocukları için tüm dünyayı karşısına alabilmekti. Biz üçümüz, birbirimize kenetlenmiş yıkılmaz bir kaleydik ve hiçbir fırtına, o kalenin tek bir tuğlasını bile sökemezdi.

