Oğlum henüz 16 yaşındaydı… hastane odasında gözlerini açıp O soruyu sorduğunda dünyamız başımıza yıkıldı.
Henüz 16 yaşındaydı… ve dün hayatı sonsuza dek değişti. Dışarıda dünya dönmeye devam ederken, oğlum Deniz kendinden çok büyük bir parça kaybetmişti.
Oda, yaşam destek cihazlarının ritmik sesi ve onun yavaş nefes alışverişleri dışında ölüm sessizliğindeydi. Deniz yatakta hareketsiz yatıyordu; yüzü bembeyaz, ameliyat sonrası bedeni bitkin düşmüştü. Ben başucunda oturmuş, bir saniye bile bırakmaktan korkarak onun o soğuk ellerini sımsıkı tutuyordum.
Sadece birkaç gün önce Deniz arkadaşlarıyla gülüp eğleniyor, dışarıda koşuşturuyor, sıradan bir gençlik hayatı yaşıyordu. Bacağındaki o basit ağrının böylesine korkunç bir şeye dönüşeceğini kimse tahmin edemezdi. Doktorlar, onu hayatta tutmanın tek yolunun bu olduğunu söylediler… ama hiçbir ebeveyn evladını böyle bir acıya hazırlayamazdı.
Babası pencere kenarında durmuş, güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama dolu dolu olan gözleri bambaşka bir hikaye anlatıyordu. Bir daha asla yaşayamayacağımız o anları, futbol maçlarını, birlikte çıkacağımız basit yürüyüşleri ve Deniz’in yarım kalan hayallerini düşünüyordu.
O sırada Deniz yavaşça gözlerini araladı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece babasına ve bana baktı… ve sanki o haldeyken bile bizi teselli etmek istiyormuş gibi yorgun, küçücük bir tebessüm etti.
Bu masum gülümseme, kalbimizi daha da paramparça etmişti. Çünkü çok iyi biliyorduk ki… asıl kâbus henüz yeni başlıyordu.
Ve Deniz tamamen uyanıp okyanus mavisi gözleriyle bize bakarak ilk sorusunu fısıldadığında… Odadaki o ağır sessizlik yerini buz gibi bir dehşete bıraktı.
Sorduğu o tek soru, koca bir ailenin kaderini baştan yazacak kadar sarsıcıydı! Deniz, kuruyan dudaklarını zar zor aralayarak odayı donduran o cümleyi kurdu:
“Anne… Uyumadan hemen önce… o doktorlardan biri neden ‘Bu çocuğun bacağında hiçbir tümör yok, MR sonuçları tamamen temiz, sağlam bacağı neden kesiyoruz?’ dedi?”
O an kalbimin durduğunu, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Nefesim boğazımda düğümlendi. Başımı hızla pencere kenarında duran eşim Tarık’a çevirdim. Tarık’ın yüzündeki o ‘acılı baba’ ifadesi saniyeler içinde silinmiş, yerini saf bir dehşet, suçluluk ve panik almıştı. Gözlerini benden kaçırıp kekeleyerek, “Narkozun etkisi hayatım… Çocuk saçmalıyor, aldığı ağır ilaçlardan dolayı halüsinasyon görüyor,” dedi. Ama Deniz’in okyanus mavisi gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve bilinci tamamen yerindeydi.
“Hayır baba!” diye inledi Deniz, sesi cılız ama inanılmaz derecede net, bir o kadar da öfkeliydi. “Halüsinasyon değildi! O doktor itiraz edince başhekim içeri girdi ve ona ‘Bize o nadir kıkırdak ve kemik iliği dokusu acilen lazım. Milyarder müşterimiz ve bu çocuğun babasıyla anlaştık, o yüklü parayı çoktan nakit olarak aldılar. Soru sorma ve hemen kes!’ diye bağırdı. Baba… sen benim bacağımı kime sattın?”
Duyduklarım beynimde patlayan birer bomba gibiydi. Zihnimde yapbozun eksik parçaları hızla birleşmeye başladı. Hastaneye yattığımız ilk günden beri Tarık’ın o tuhaf, gergin telaşını, başhekimin odasından saatlerce çıkmayışını ve yıllardır boğuştuğumuz, tefecilerin kapımıza dayandığı o devasa kumar borcunun aniden, mucizevi bir şekilde nasıl kapandığını şimdi anlıyordum. Hayat arkadaşım, sırtımı dayadığım kocam sandığım bu adam, kendi öz evladının sağlıklı bacağını, yasadışı bir organ ve doku mafyasının eline satmıştı! Kendi çocuğunu bilerek sakat bırakmış, o sözde ölümcül kanser teşhisini bu hastaneyle işbirliği yaparak şeytani bir planla tezgahlamıştı.
Odaya ölümcül bir sessizlik çöktü. Tarık titreyen ellerini bana doğru uzatıp bir adım attı. “Açıklayabilirim, tefeciler evimizi yakacaktı, bizi öldüreceklerdi…” diye mırıldanmaya başladığı an, içimdeki o kederli, çaresiz, ağlayan anne saniyeler içinde yok oldu. Yerine gözü dönmüş, evladını korumak için tüm dünyayı yakmaya hazır bir dişi aslan geldi. Ona zerre kadar tepki vermedim, bağırmadım, yüzüne tükürmedim. Sadece yüzüne tiksinerek baktım ve “Oğluma su getireceğim,” diyerek buz gibi bir sesle odadan çıktım.
Oysa su almaya falan gitmiyordum. Hastane koridoruna adım atar atmaz, köşedeki yangın merdivenlerine daldım ve titreyen ellerimle telefonuma sarıldım. Rehberden hemen emniyette polis olan kardeşimi aradım. Gözyaşları içinde, boğazım yırtılırcasına durumu, duyduklarımı ve kocamın o iğrenç ihanetini tek nefeste anlattım. Kardeşim telefonda duydukları karşısında dehşete düştü ama sesindeki o profesyonel soğukkanlılıkla sadece, “Ablacığım, sakın belli etme. Beş dakika içinde özel harekatla tüm hastaneyi ablukaya alıyoruz. Sen sadece Deniz’in yanından ayrılma ve kapıyı kilitle,” dedi.
Gerçekten de dedikleri gibi oldu. Ben odaya döndükten sadece on dakika sonra hastanenin her köşesinden sağır edici polis sirenleri yükselmeye başladı. Kapımız büyük bir gürültüyle açıldığında, kocam Tarık kaçmaya bile fırsat bulamadan yere yatırılıp elleri arkadan kelepçelendi. Aynı saatler içinde, hastane ablukaya alınmış, Deniz’in sağlam bacağını kesen o lanet başhekim ve işbirlikçi sağlık ekibi, yasadışı organ ticareti, kasten yaralama ve belgede sahtecilik suçlarından tek tek tutuklanarak emniyete götürülmüştü. Hastanenin alt katındaki gizli laboratuvarlar bile bir bir ortaya çıkarılmıştı. O karanlık gece, bizim ailemizin yok oluşuna değil, korkunç bir kötülük ağının çöküşüne sahne olmuştu.
Aradan üç uzun yıl geçti. Tarık ve o vicdansız doktorlar, hayatlarının geri kalanını çürümek üzere karanlık hücrelerde, demir parmaklıkların ardında geçiriyorlar. Oğlumun üzerinden kazandıkları o kirli paraların tek bir kuruşunu bile yiyemediler. Deniz’im ise bedelini çok ağır ödediği bu ihanete inat, hayata sımsıkı tutundu. Taktığı son teknoloji biyonik protez bacağıyla sadece yeniden yürümeyi öğrenmekle kalmadı, okulun ampute atletizm takımına girerek katıldığı ilk şampiyonada altın madalya kazandı.
Biz o hastane odasında sadece bir bacak kaybetmemiştik; içimizdeki koca bir yalanı, sahte bir babayı ve karanlık bir geçmişi de kesip atmıştık. Şimdi her sabah güneş doğduğunda, oğlumun o proteziyle attığı kendinden emin, güçlü adımların sesini duyuyorum. Ve o ses bana, bu dünyada hiçbir kötülüğün bir annenin sevgisini ve bir çocuğun yaşama azmini yenemeyeceğini her defasında yeniden ispatlıyor.
