Oğlumu Görmek İçin Ülkenin Öbür Ucuna Gittim, “15 Dakika Erken Geldin” Deyip Kapıyı Yüzüme Kapattı! Ertesi Sabah Gelen Mesajla Yıkıldım…
Oğlumu görmek için ülkenin öbür ucuna uçtum. Saatine baktı ve “15 dakika erken geldin. Dışarıda bekle!” dedi.
Oğlumu neredeyse bir yıldır görmemiştim. Genelde telefonda kısa kısa konuşuyorduk çünkü hep çok meşguldü. Ama bir ay önce bana “Anne, ne zaman istersen gelebilirsin” deyince dünyalar benim oldu. Uçak biletimi aldım, torunlarıma hediyeler hazırladım ve sırf onlara güzel görünmek için, emekli maaşımdan artırarak yeni bir elbise aldım. Sadece aileme kavuşmak istiyordum. Evinin kapısına vardığımda kapıyı oğlum Emre açtı ama bana sarılmadı bile. “Anne,” dedi soğuk bir sesle, “Saat 4’te geleceğini konuşmuştuk. Şu an saat 3:45.” Şaka yapıyor sandım. “Biliyorum canım, bindiğim taksi biraz hızlı getirdi. Sizi görmek için o kadar sabırsızlanıyordum ki…” diyerek gülümsedim. Ama Emre gülümsemedi. “Selin hâlâ hazırlanıyor. Ev şu an müsait değil. Dışarıda bekle, tamam mı? Sadece 15 dakika,” dedi ve kapıyı kelimenin tam anlamıyla yüzüme kapattı!
İçeriden kahkahalar ve müzik sesleri geliyordu. 69 yaşında, o kadar yolu gelmiş bir anne olarak kapıda kalmıştım. Kendimi teselli etmeye çalışarak bavulumun üzerine oturdum ve bekledim. Beş dakika… On dakika… On beş dakika… Yarım saat! Kimse o kapıyı açmadı. Bacaklarım ağrımaya başladığında o acı gerçeği fark ettim: Ben aslında erken gelmemiştim, ben sadece o evde istenmiyordum. Bir daha o kapıyı çalmadım. Valizimi arkamdan sürükleyerek sokağın köşesine kadar yürüdüm, bir taksi çevirip bulabildiğim en ucuz ve köhne otele gittim. O geceyi, torunlarımla buluşmak için özenle seçtiğim o güzel elbisemin içinde, küçük bir odada tek başıma ağlayarak geçirdim. Telefonumu tamamen kapattım.
Ta ki ertesi sabaha kadar… Gözyaşlarıyla uyandığım o sabah telefonumu açtığımda ekranda tam 27 cevapsız arama vardı. Ardından arka arkaya mesajlar düşmeye başladı. En üstte oğlum Emre’den gelen bir mesaj duruyordu. Mesajı okuduğum an nefesim kesildi, elimi kalbime götürüp olduğum yere yığıldım!
Emre’nin, bana atacağını sanarak yanlışlıkla kendi eşi Selin’e gönderdiği ve sonrasında panikle silmeye çalıştığı ama ekranda asılı kalan o kan dondurucu mesajda şunlar yazıyordu:
“Selin, kameralardan baktım, annem kapıdan çekip gitmiş. Sonunda gitti moruk! Partimizi mahvetmediği iyi oldu. Zaten o ezik haline daha fazla katlanamazdım. Plan tıkır tıkır işliyor. Kapıda bekletilip gururu kırıldığı için yarın yanına gidip biraz duygu sömürüsü yaptığımda o vekâletnameye hayır diyemeyecek. Babamdan kalan evi ve arsaları üzerime devrettiği an onu ilk uçakla geri postalayacağız. Çocukları falan da göremeyecek. İstediğin o lüks arabayı yarın alıyorum, sen valizleri hazırla!”
Mesajı okuduğumda kalbimin durduğunu, göğsüme koca bir hançerin saplandığını hissettim. Titreyen ellerimle telefonu yatağın üzerine bıraktım. Ağlayamadım bile. Gözyaşlarım sanki içimdeki o devasa ateşin içinde buharlaşıp yok olmuştu. Benim tırnaklarımla kazıyarak büyüttüğüm, yemeyip yedirdiğim, okutmak için gecemi gündüzüme kattığım oğlum; beni sadece babasından kalan mirası çalmak için o eve çağırmıştı. “15 dakika dışarıda bekle” diyerek beni sokağa atmasının sebebi Selin’in hazırlanması falan değildi; içeride verdikleri o gösterişli partiye benim gibi yaşlı ve “ezik” bir kadını yakıştıramamış olmalarıydı.
Aynanın karşısına geçtim. Üzerimdeki o özenle aldığım, torunlarım beğensin diye giydiğim çiçekli elbiseye baktım. O an o elbise bana bir kefen gibi göründü. İçimdeki o şefkatli, fedakâr, hep affeden anne o saniye öldü. Yerine onurunu ve gururunu her şeyin üstünde tutan, yaralı ama yenilmez bir kadın geldi. Elbiseyi çıkardım, katlayıp çöpe attım. Üzerime rahat kıyafetlerimi geçirdim ve valizimi toplayıp otelden çıktım.
Telefonum tekrar çalmaya başladı. Arayan Emre’ydi. Ekrandaki isme acıyarak baktım ve aramayı reddedip numarasını sonsuza dek engelledim. Havalimanına gidip evime dönmek üzere ilk uçağa biletimi aldım. Uçağı beklerken yaptığım ilk iş, yıllardır güvendiğim aile avukatımızı aramak oldu. Ona, babasından kalan tüm arsaları ve o büyük evi acilen satışa çıkarmasını, elde edilecek tüm geliri Kimsesiz Çocuklar Vakfı’na bağışlamak üzere işlemleri başlatmasını söyledim. Kendi oturduğum evi ise vefatımdan sonra aynı vakfa kalacak şekilde vasiyetime eklettim.
Emre, o sabah lüks bir araba alma ve mirasıma konma hayalleriyle uyanırken, aslında sahip olduğu en değerli şeyi; annesini ve onurunu çoktan kaybetmişti. Birkaç gün sonra bankadan gelen bloke haberleriyle ve avukatımın ona ilettiği “Artık bir anneniz yok” mesajıyla dünyası başına yıkılacaktı.
O uçakta memleketime dönerken camdan bulutlara baktım. İçimde zerre kadar pişmanlık yoktu. Bazen hayattaki en ağır yükler, kendi doğurduğumuz ama insan etmeyi başaramadığımız evlatlarımız olabiliyordu. Ve insan bazen, kan bağını kesip atmadan kendi kalbinin özgürlüğüne kavuşamıyordu. Ben o gün o kapının önünde sadece oğlumu değil, sahte bir sevginin esaretini de bırakmıştım. Artık hayatımın geri kalanında kimsenin kapısında beklemeyecektim.
