İmamın Kızı Diye Yıllarca Benimle Alay Ettiler! Mezuniyette Yaptığım O Konuşmayla Tüm Salonu Buz Kestirdim
Bebekken küçük bir mahalle camisinin avlusuna bırakılmıştım. O caminin imamı beni bulup evlat edindi ve kendi canından bir an bile ayırmadan büyüttü.
Benim için dünyadaki en değerli insan o; ondan başka kimsem yok. Okul beslenmemi o hazırladı, saçımı örmeyi o öğrendi ve okuldaki tüm gösterilerimde hep en önde beni izledi.
Ancak okuldaki sınıf arkadaşlarım benimle sürekli dalga geçerdi. Adım Zeynep olmasına rağmen bana hep alaycı bir şekilde “Bayan Mükemmel” veya “Hocanın Kızı” derlerdi. “Pop müzik dinlemek için babandan fetva mı alıyorsun?” diye gülüşürlerdi. Babam bana kötülüğe her zaman sevgiyle karşılık vermemi öğütlediği için bunlara hiç aldırış etmedim.
Sonra lise mezuniyet günü geldi çattı. Törende okul birincisi olarak bir konuşma yapacaktım; çok gergindim, her kelimesini özenle yazıp ezberlemiştim. Babam mezuniyetim için kıt kanaat geçinmesine rağmen bana harika bir elbise almıştı. Üzerimde gördüğünde sevinçten gözleri dolarak dünyanın en güzel kızı olduğumu söyledi.
Törene babamla birlikte gittik. O sabah camide bir cenaze işi olduğu için törene aceleyle, cübbesiyle gelmek zorunda kalmıştı. Bu durum beni zerre kadar rahatsız etmedi, aksine büyük bir gururla koluna girdim ve babam salondaki yerine oturdu.
Ama sınıf arkadaşlarım onu o halde, lüks kıyafetli diğer velilerin arasında görünce yine gülüşmeye başladılar. Biri arkadan, “Aaa, Bayan Mükemmel gelmiş!” diye bağırdı. Başka biri kahkaha atarak, “Zeynep, inşallah bize burada vaaz vermeyeceksin!” diye seslendi. Bir an için kendimi çok kötü hissettim.
Müdür diplomamı almak ve konuşmamı yapmak üzere beni sahneye çağırdı. Mikrofona doğru ilerlerken, en öndeki çocuklardan birinin “Bakın, bize yine din dersi vermeye hazırlanıyor,” dediğini duydum ve tüm salon bir anda yankılanan kahkahalara boğuldu.
İşte tam o saniye içimde bir şeyler koptu.
Aylarca üzerinde çalıştığım, öğretmenlerime ve okul yönetimine teşekkür edeceğim o sıradan, kibar konuşma notlarını ellerimle buruşturup kürsünün yanına fırlattım. Salondaki kahkahalar yavaş yavaş kesilirken, mikrofona doğru eğildim ve doğrudan o alaycı kalabalığın, o kibirli çocukların ve onları öyle yetiştiren ailelerinin gözlerinin içine baktım.
“Bugün burada size başarıdan, gelecek hedeflerinden ve hayallerden bahsetmem gerekiyordu,” diye başladım. Titremesine engel olmaya çalıştığım sesim, devasa salonda buz gibi yankılanıyordu. “Ama az önce kulaklarıma dolan o alaycı kahkahalar, bana burada yıllarca öğrenemediğimiz en temel şeyi, insanlığı hatırlattı. Bana lise hayatım boyunca ‘İmamın Kızı’ diyerek eziyet ettiniz. Benimle, mütevazı kıyafetimle, babamın inancıyla ve az önce kapıdan girerken o çok güldüğünüz cübbesiyle dalga geçtiniz. Peki, o cübbenin ardındaki gerçeği biliyor musunuz?”
Tüm salon bir anda ölüm sessizliğine büründü. Ön sıradaki o alaycı gençlerin yüzlerindeki sırıtış saniyeler içinde donup kalmıştı. Veliler kendi aralarındaki fısıldaşmayı kesmiş, pürdikkat bana bakıyordu.
“On sekiz yıl önce, dondurucu bir kış gecesinde, o güldüğünüz adamın görev yaptığı caminin avlusuna incecik bir battaniyeye sarılı bir bebek bırakılmıştı. Morarmış, donmak üzere olan, kimsenin istemediği bir bebek. Sizin o kusursuz, elit ve ‘modern’ dediğiniz dünyanızın acımasızca sokağa attığı bir can… İşte o gece, o bebeği kucağına alan, onu ısıtmak için o alay ettiğiniz cübbesine saran kişi benim babamdı! O, bekâr bir adamken, toplumun tüm önyargılarına göğüs gererek beni evlat edindi. Geceleri ateşim çıktığında sabaha kadar başucumda bekledi. Kendi boğazından kesti, benim okul masraflarımı ödedi. Sizin son model arabalarınız, marka kıyafetleriniz ve kibirle dolu kalpleriniz olabilir. Ama benim babam, merhametiyle bana dünyaları verdi.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken sesimi daha da yükselttim.
“Bana vaaz vermemem için güldünüz ya… Haklısınız, size vaaz vermeyeceğim. Çünkü sevginin, merhametin ve insanlığın ne demek olduğunu bilmeyen taşlaşmış kalplere, kelimeler hiçbir şey anlatamaz. Ben bugün bu okuldan birinci olarak mezun oluyorsam, bu sizin o aşağıladığınız adamın alnının teri, bitmek bilmez fedakârlığı sayesindedir. Sizler belki yarın çok zengin, çok makam sahibi insanlar olacaksınız. Ama inanın bana, hiçbiriniz benim babamın o eski cübbesinin tek bir düğmesi kadar onurlu olamayacaksınız!”
Sözlerimi bitirdiğimde koca salonda tek bir çıt bile çıkmıyordu. Sadece arka sıralardan hıçkırarak ağlayan birkaç velinin sesi duyuluyordu. Önümde oturan ve bana yıllarca eziyet eden o şımarık öğrencilerin hepsi başlarını öne eğmiş, utançtan yüzüme bile bakamıyorlardı. Kimisinin gözleri dolmuştu.
Derin bir nefes aldım, mikrofonu bıraktım ve kürsüden indim. Sahnenin merdivenlerinden ağır ağır inerken, salonun en arka sırasında, gözlerinden yaşlar süzülerek bana eşsiz bir gururla bakan o muazzam adama, babama doğru yürüdüm. Yanına vardığımda boynuna sımsıkı sarıldım.
Birdenbire salonun en arkasından bir veli ayağa kalkarak çılgınca alkışlamaya başladı. Sonra bir başkası, sonra öğretmenler… Saniyeler içinde o alaycı kahkahaların atıldığı koca salon, benim ve babam için kopan devasa, sağır edici bir alkış tufanına dönüştü. O gün oradan sadece bir lise diploması alarak değil, hayatımın en büyük insanlık dersini vererek çıktım. Babamın nasırlı ellerini sımsıkı tuttum ve başım dimdik, gururla o salondan ayrıldım. Kötülük ve kibir kendi yarattığı o karanlık utançta boğulurken; sevgi, merhamet ve gerçek insanlık bir kez daha galip gelmişti.

