Yağmur, sileceklerin yetişemeyeceği kadar şiddetli yağıyor, gökyüzü adeta yeryüzüyle hesaplaşıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, ıssız ve karanlık yolda aracımı dikkatle sürerken farların aydınlattığı o küçük silüeti fark ettim. Yolun kenarında büzüşmüş, sırılsıklam olmuş gencecik bir kız çocuğu duruyordu. Onu o halde bırakmak vicdanıma sığmazdı. Hemen sağa çekip dörtlükleri yaktım ve arka kapıyı açarak ona seslendim. Hiç tereddüt etmeden, titreyen bedeniyle arka koltuğa yerleşti.
"Çok üşümüşsün, hemen ısıtıcıyı açıyorum," dedim dikiz aynasından ona bakmaya çalışarak. Kapüşonunu yüzüne kadar çekmişti, sadece çenesinden damlayan suları görebiliyordum. "Nereye gidiyorsun bu saatte? Ailen merak etmiştir."
Cevap vermedi. Sadece başını iki yana salladı. Arabanın içi yavaş yavaş ısınırken, sessizliği bozmak istemedim. Bir süre sadece yağmurun cama vuran ritmik sesini dinledik. Kasabaya yaklaşırken, sokak lambalarının soluk sarı ışığı arabanın içini aydınlatmaya başladı. Dikiz aynasından gayriihtiyari bir kez daha arkaya baktım. Kapüşonu hafifçe geriye düşmüş, yüzü ortaya çıkmıştı. O an kalbimin teklediğini hissettim. Gözleri, burnu, yanaklarındaki o tanıdık ifade... Nefesim boğazımda düğümlenirken, kız gözlerini doğrudan aynadaki gözlerime dikti.
Buz gibi, ama bir o kadar da kırgın bir sesle, "Baba, beni neden o kuyuya attın?" dedi.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Direksiyonu tutan ellerim hissizleşti, arabayı güçlükle yolun kenarına çekip freni çektim. Göğüs kafesim daralıyor, aklım gördüklerimi reddetmek için çırpınıyordu. Geriye dönüp o titreyen, sırılsıklam olmuş on üç yaşındaki kız çocuğuna baktım.
"Selma..." diye fısıldayabildim zar zor. Sesim bana bile yabancı gelmişti devamı icin sonraki syfaya gecinz...