Mahallemiz öyle büyük, karmaşık bir yer değildi. Herkes birbirini az çok tanır, sabahları selam verir, akşamüstleri kapı önlerinde kısa kısa sohbet ederdi. Ben de yıllardır aynı sokakta yaşadığım için kim hangi saatte çıkar, kim hangi gün misafir ağırlar, aşağı yukarı bilirdim. Ama tam karşımdaki evde yaşayan Bay Aksoy, bu düzenin dışındaki tek insandı. Yaklaşık elli yaşlarında, sessiz, içine kapanık, yüzünde hep yorgun bir ifade taşıyan bir adamdı. Üç yıl önce taşınmıştı ve o günden beri onun hakkında bildiğim tek şey, gri tüylü kedisi Jasper’a neredeyse bir insan kadar düşkün olduğuydu.
Bir akşam, hava iyice kararmışken kapım çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda Bay Aksoy’u gördüm. İlk kez bu kadar yakından bakıyordum ona. Solgundu, alnında ter damlacıkları vardı ve elleri hafifçe titriyordu. Kucağında Jasper vardı; hayvan huzursuzdu, sanki sahibinin gerginliğini hissediyordu.
“Rahatsız ettiğim için kusura bakmayın,” dedi aceleyle. “Acil bir iş seyahatine çıkmam gerekiyor. Jasper’a birkaç gün bakabilir misiniz?”
“Bir sorun mu var?” diye sordum istemsizce. “İyi görünmüyorsunuz.”
Kısa bir an gözlerimin içine baktı, sonra başını çevirdi. “Yok, hayır… sadece ani gelişti. Ona bakacak kimsem yok.”
Bir an tereddüt ettim ama ardından kediyi kucağıma aldım. “Tabii,” dedim. “Merak etmeyin.”
Teşekkür etti, o kadar hızlı döndü ki sanki daha fazla konuşursa bir şeyler ağzından kaçacakmış gibiydi. Bahçenin önünde bekleyen taksiye bindi ve birkaç saniye içinde sokağın köşesinden kayboldu. O gece pencerenin önünde uzun süre bekledim. Nedense içime sinmeyen bir şey vardı ama adını koyamıyordum.
İlk birkaç gün olağan geçti. Jasper başta huysuzlandı, sonra evime alıştı. Ama Bay Aksoy’dan haber gelmedi. Dördüncü gün aradım. Telefon doğrudan sesli mesaja düştü. Altıncı gün yine aradım; sonuç aynıydı. Bir hafta dolduğunda artık işin tuhaflaştığını düşünmeye başlamıştım. Çünkü o adam ne kadar mesafeli olursa olsun, kedisini asla habersiz bırakacak biri değildi.
İkinci haftanın sonunda polise gittim. Kayıp ihbarı oluşturdular. Evi kontrol ettiler, komşularla konuştular, ama ortada onu açıklayacak hiçbir iz yoktu. Ev düzenliydi. Zorla girildiğine dair bir işaret yoktu. Sanki adam bir akşam evinden çıkmış ve havaya karışmıştı.
Aradan birkaç gün daha geçti. Jasper’ı yıkamaya karar verdiğim gün, her şey değişti. Tasmasını çıkarırken sert bir kabarıklık hissettim. Önce metal toka zannettim ama değildi. Tasmanın iç astarında, sonradan açılıp tekrar dikilmiş gibi görünen küçük bir bölüm vardı. Makasla dikkatlice söktüm. İçinden küçücük bir anahtar ve katlanmış bir not çıktı.
Notta şunlar yazıyordu: “Eğer bunu okuyorsan, artık gerçek gizli kalmamalı. Sana bunu anlatacak cesareti bulamadım. Verdiğim adresteki daireyi açtığında her şeyi anlayacaksın. Lütfen geç kalma.”
Kağıdı okurken ellerim buz kesti. Nefesim daraldı. Bay Aksoy, bir şey olacağını biliyormuş gibi anahtarı kedisinin tasmasına saklamıştı. Bu, anlık bir kayboluş değildi. Bu, hazırlanmış bir şeydi.
Adreste yazan yer, şehir merkezine yakın eski bir apartmandı. Akşam olmadan gitmek istedim ama bekledikçe korkum daha da büyüyecekti. Ceketimi giyip çıktım. Apartmana vardığımda koridor küf kokuyordu. Daire üçüncü kattaydı. Kapının önünde birkaç saniye durdum. Sonra anahtarı kilide soktum.
Kapı yavaşça açıldı devamı icin sonrki syfaya gecinz...