Kardeşimin arkadaşıyla çıktığım o akşamın sonunda yaşayacağım şeyi biri bana önceden anlatsaydı, büyük ihtimalle abarttığını düşünürdüm. Her şey aslında oldukça sıradan başlamıştı. Kardeşim, birkaç hafta önce beni yakın arkadaşı Serdar’la tanıştırdığında, onun için uzun uzun övgüler dizmişti. Düzgün bir işi olduğunu, kendi düzenini kurduğunu, hayatta ne istediğini bilen biri olduğunu söylemişti. Ben de ilk karşılaşmamızda onu sakin, kibar ve güven veren biri bulmuştum. Bu yüzden yemeğe çıkma teklifini kabul ettim.
Beni aldığı akşam hafif bir heyecanım vardı. Serdar her zamanki gibi bakımlı ve rahattı; öyle gösterişli davranmaya çalışan erkeklerden değildi. Arabada giderken sohbet doğal bir şekilde aktı. Ne fazla ısrarcıydı ne de yapay bir nezaket gösteriyordu. Tam kararında bir ilgisi vardı. Ama asıl şaşkınlığım, arabayı şehrin en lüks restoranlarından birinin önünde durdurduğunda başladı.
Dışarıdan bile insanın içine “Burada bir çay içsem maaşımın yarısı gider,” hissi veren bir yerdi. İçeri girdiğimizde kristal avizeler, ağır perdeler, cilalı ahşap masalar ve fısıltıyla konuşan insanlar arasında kendimi başka bir dünyaya girmiş gibi hissettim. Masaya oturup menüyü elime alınca boğazım düğümlendi. Kahvenin bile neredeyse 3.000 TL olduğu bir yerde ana yemek fiyatlarını görünce nefesim kesildi. Menüye birkaç saniye daha bakıp sonunda dürüstçe, “Ben burada yemek yiyemem,” dedim.
Serdar bana öyle sakin baktı ki, sesimdeki panik bir anlığına utanca dönüştü. Gülümsedi. “Bu akşamın hesabını ben ödeyeceğim,” dedi. “Lütfen bunu sorun etme. Reddederek beni mahcup etme.” Cümleyi öyle kırmadan, öyle yumuşak söyledi ki daha fazla diretemedim. İçimde bir gurur vardı elbette ama bir yanım da bu akşamı akışına bırakmak istedi. Sonunda kabul ettim.
Siparişlerimizi verdik. Yemekler geldikçe gerginliğim azaldı. Serdar’la konuşmak beklediğimden çok daha kolaydı. O komik, zeki ve dikkatli bir dinleyiciydi. İnsanların sözünü kesmeden dinleyen ve cevap verirken gerçekten düşündüğünü hissettiren biriydi. Çocukluğumuzdan, ailelerimizden, iş hayatından, hayal kırıklıklarımızdan konuştuk. Bir ara yağmur başladı; pencerenin ardından ışıklara vuran damlaları izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. O akşamın tuhaf yanı şuydu: Mekânın aşırı lükslüğü başta beni rahatsız etmişti ama sohbet ilerledikçe masadaki porselenlerin, garsonların kusursuz hareketlerinin, fondaki klasik müziğin önemini unutmuştum.
Derken hesap geldi.
Kalbim yeniden hızlandı. Serdar hiç istifini bozmadı. Gülümseyerek kartını çıkardı ve garsona uzattı. O sırada ben de tuvalete gitmek için izin istedim. Aynaya bakıp biraz kendime gelmek, yüzümdeki garip heyecanı yatıştırmak istedim. Ellerimi yıkarken bile aklımdan hesabın tutarı geçiyordu. Böyle bir yere ilk kez gelmiştim ve ne kadar rahat görünürse görünsün, birinin benim için bu kadar para ödemesi içimi tuhaf hissettiriyordu.
Masaya geri döndüğümde ise zaman sanki gerçekten yavaşladı devamı icin sonrki syfaya gecinz...